Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (January 2010) > Topluyorum > Kafkasya’da Pandora’nın Kutusu açıldı
Topluyorum
Kafkasya’da Pandora’nın Kutusu açıldı

 

Evet arkadaşlar, Ağustos ayını da geride bıraktık.
Ben şahsen Ağustos ayının nispeten sakin geçeceğini tahmin ediyordum. Aylardır gündemimizi meşgul eden kapatma davası daha yeni neticelenmişti. Bir süreliğine de olsa AKP ve rejim tartışmalarının son bulacağı kesindi. Ayrıca Ağustos ayı tatil ayıdır. Neredeyse bütün siyasiler, bürokratlar, gazeteciler bu ayda çıkarlar senelik tatillerine. Dahası Yüksek Askeri Şura kararları da zaten ayın başında alınmış, ordunun yeni komuta kademesi sürpriz olmayan bir şekilde belirlenmişti. Ergenekon operasyonu da belli bir noktaya gelmiş, işin rengi üç aşağı beş yukarı belli olmuştu. Dolayısıyla Ağustos ayında bir hareketlilik beklememek için yeterince sebebim vardı.
Doğru söylüyorsun, hepimiz böyle düşünüyorduk; ama öyle olmadı. İç siyaset yine tahmin ettiğimiz gibi nispeten durgundu.
Şaban Dişli ve Edibe Sözen olayları ile Pamukbank skandalını göz ardı edersek diye kayıt düşmeliydin.
Sen de haklısın, bu ay dişe dokunur siyasi gelişmelerden ikisi senin de zikrettiğin gibi AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli hakkındaki yolsuzluk iddiaları ile Edibe Sözen’in sonradan geri çektiği ve okullara ibadethane açılmasını da içeren “Gençleri Koruma Kanunu” taslağı oldu. AKP’nin yönetim kadrosunun her iki olaydan da rahatsızlık duyduğu anlaşılıyor. Pamukbank meselesi de önemli kanaatimce. Ancak yine de bu gelişmeler başka bir ayda yaşanmış olsaydı bu kadar dikkat çekmez, gündemi bu denli meşgul etmezdi. Bu ayki bütün mühim gelişmeler dış politika ve dünya politikası ile alakalı. O nedenle bugünkü toplantımızı Güney Kafkasya’daki gelişmelere hasredelim istiyorum, ne dersiniz?
Haklısın ama bu ay Pakistan’da da çok önemli gelişmeler yaşandı. Mesela Pervez Müşerref istifa etmek zorunda kaldı. Ayrıca İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Türkiye ziyareti de önemliydi. Bunlara da değinelim bence.
Olimpiyatlarda yaşadığımız hezimeti konuşmayacak mıyız? Bakın önümde olimpiyat sonuçları var. Amerika otuz altısı altın olmak üzere yüz on, Çin elli biri altın yüz, Rusya yirmi üçü altın yetmiş iki, İngiltere on dokuzu altın kırk yedi, Avustralya on dördü altın kırk altı, Almanya on altısı altın kırk bir ve Fransa yedisi altın kırk madalya kazanırken, biz biri altın sekiz madalya alabildik.
Hiç madalya alamamış onlarca ülke var. Biz hiç olmazsa sekiz tane almışız; daha ne istiyorsun?
Olimpiyatlarda alınan madalyaların sayısı değil burada önemli olan. Ben bu sonuçları bir şeylerin tezahürü ya da semptomu olarak okuma taraftarıyım. Bakın arkadaşlar, olimpiyatlarda ilk ona giren ülkeler sadece sporda değil, siyasette, ekonomide, teknolojide ve kültürde de dünya sıralamasında ilk ona giren ülkeler. Demek ki “büyük güç” olmak topyekun bir mesele. Başka bir ifadeyle bir zihniyet ve bu zihniyetin belirlediği bir iş tutma meselesi. Bizim sistemimiz ise kişi bağımlı işliyor; yani kurumsallaşmış değil. Bir pozisyona yetkin bir kişi geliyor ya da atanıyor; bu kişi görev süresince çok başarılı bir performans sergiliyor; adeta mucizeler gerçekleştiriyor. Ne var ki bu kişi görevden ayrılınca sistemin işleyişi eski haline dönüyor. Örneğin biz bir süredir dış politikada “merkez ülke” olmanın peşindeyiz, değil mi? Son yıllardaki performansımıza bakılırsa bunda da epey bir mesafe aldığımız yadsınamaz. Ancak bu performansın ne ölçüde kalıcı olduğunu ve kurumsallaştığını anlamak için diğer alanlara bir göz atmakta fayda var. Siyasette üçüncü dünyalığı aşabilmiş değiliz henüz. Ekonomimiz bıçak sırtında. Teknolojik açıdan ithalatçı konumundayız. Kültürel alanda ise esamimiz bile okunmuyor. Eğitim sistemimiz çoktan iflas etmiş durumda. Hal böyleyken yapabileceğimiz tek şey büyük güçmüş gibi davranmak, yoksa büyük güç olmak değil.
Söylediklerine kısmen katılıyorum. Spor müsabakalarının aslında daha derindeki bazı şeyleri aksettirdiği çok açık. Aksi halde Türkiye’nin Avrupa şampiyonasındaki performansının Osmanlı bakiyesi coğrafyalarda uyandırdığı heyecanı açıklamak mümkün olmazdı. Bu açıdan “tarihin sonu”nda spor müsabakalarının savaşların yerini alacağını iddia eden Fukuyama büsbütün yanılmış sayılmaz. Öte yandan “büyük güç” olmak, mekanik ve anlık bir iş değildir. Bu bir süreç ve senin de vurguladığın gibi bir zihniyet meselesidir. Bir alandaki başarı başka alanlara da sirayet edebilir. Bu başarılar bir bir arttıkça da toplumsal özgüven yükselir. Kolektif özgüven oluşumu zihniyet dönüşümünün ilk aşamasıdır. Ayrıca siyasi, ekonomik, teknolojik ve kültürel alanlarda aldığımız mesafeyi de küçümsememelisin. Evet, hâlâ pek çok eksiğimiz var. Ama gün geçtikçe ve nesiller değiştikçe bu alanlarda da olumlu manada kayda değer gelişmeler yaşadığımızı düşünüyorum ben.
Aslına bakılırsa Türkiye’nin olimpiyat macerası da senin bu söylediğini destekliyor. 1906’dan bu yana yapılan olimpiyat oyunlarında Türkiye’nin en başarılı olduğu alan güreş. Nedeni malum; ata sporu. Şu ana kadar alınan otuz üç altın madalyanın yirmi yedisi güreşçilerimizden gelmiş. Diğer altı altın madalyanın beşi halterden, biri ise judodan. Halterdeki başarımız ise 1988’de Naim Süleymanoğlu ile başladı, biliyorsunuz. Ondan önce halter bizim için bir fanteziydi herhalde. Pekin’de bu ay aldığımız gümüş madalyalardan biri de yine halter alanında. Yani demek istediğim bu tür başarılar başlangıçta kişi bağımlı olsa da zaman içinde kurumsallaşabiliyor. Tıpkı halterde olduğu gibi.
Olimpiyatları bir kenara bırakalım da şu Kafkasya meselesine geri dönelim. Biliyorsunuz 7 Ağustos gecesi Gürcistan ordusu Güney Osetya’yı işgal etti. Ardından da Rusya, Güney Osetya’nın özerkliğinin ihlal edildiği gerekçesiyle Gürcistan’ın bu hamlesine cevap verdi. Deniz ve hava kuvvetlerinin desteğindeki yaklaşık yirmi bin askerle Güney Osetya’yı geri aldı, Abhazya’yı ve Gürcistan’ın bazı bölümlerini işgal etti. Askerî ve sivil hedefleri bombaladı; denizden Gürcistan’ı ablukaya aldı. Rusya’nın amaçları çok açık: Güney Osetya’yı ve Abhazya’yı kontrolü altına almak, Gürcistan’ın güvenlik sistemini ve ekonomisini çökertmek ve Saakaşvili’yi iktidardan uzaklaştırana kadar Gürcistan topraklarını terk etmemek. Öncelikle bu savaşın ya da krizin sebepleri ve sorumluları kimlerdir? İkincisi, krizin boyutları nedir? Nerelere kadar uzanabilir? Üçüncüsü, krizin sonuçları neler olabilir? Son olarak da bu kriz Türkiye’yi ve Türkiye bu krizi nasıl etkiler? Birinciden başlayalım isterseniz. Evet, bu kriz neden çıktı, kim çıkardı?
Tabii ki Saakaşvili çıkardı. Son derece basiretsizce davrandı bu olayda. NATO’nun, ABD’nin ve Türkiye’nin arkasında olduğunu, bundan dolayı da Rusya’nın fiilî bir tepki vermeyeceğini düşündü ve kendi toprakları içerisinde bulunmakla birlikte özerk bir statüye sahip olan Güney Osetya’yı işgal etti. Tarihte eşine ender rastlanır bir basiretsizlik örneği gösterdi. Bir adamın yanlış hesabını ve hırsını hep birlikte biz ödüyoruz şimdi.
TV kameraları önünde kravatını yemesinden şüphelenmiştim zaten bu adamın bir problemi olduğunu.
Saakaşvili Amerikan küresel stratejisini anlamak açısından iyi bir prototip. Genç, zeki ve hırslı. İyi bir eğitim almış. İngilizceyi, Rusçayı, Fransızcayı ve Ukraynacayı çok akıcı bir şekilde konuşabiliyor. ABD’de kalmış yıllarca. Tam bir “Yeni Dünya Düzeni” lideri. Ama tecrübesiz ve bu savaştaki tavrından anlaşıldığına göre son derece de basiretsiz. Gürcistan’da Şevardnadze’nin 2003 yılındaki “Gül Devrimi” ile düşürülmesinin ardından 2004 yılında sadece otuz yedi yaşındayken cumhurbaşkanı oldu Saakaşvili. Ancak sonunda ülkesini getirdiği yere bir bakın; tam içler acısı.
Saakaşvili hakkında söyledikleriniz doğru. Ayrıca Gürcistan’ın son zamanlardaki söylem ve eylemlerinin oldukça provokatif olduğu da bir gerçek. Ancak tüm bunlara rağmen bu savaşın gerçek müsebbibi Saakaşvili değil bence. Amerikalı bir analistin dediği gibi, bu son olayda Saakaşvili ancak bir boğa idi, matador değil.
Kim peki sence gerçek müsebbip ya da matador?
Ben Rusya’nın bu krizde çok daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. Saakaşvili sadece Ruslara uzunca bir süredir bekledikleri fırsatı verdi, o kadar. Rusya bugün ABD önderliğindeki Batı tarafından köşeye sıkıştırılmış vaziyette. Biliyorsunuz, eski Varşova Paktı üyelerinin neredeyse tamamı NATO’ya dâhil edildi. Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya üyelik meselesi ise Aralık 2008’deki zirvede karara bağlanacaktı. Bu durumda, Ukrayna ve Gürcistan’ın da NATO’ya alınmasıyla Rusya tamamen çevrelenmiş olacaktı. Rusya’nın böyle bir şeye sessiz kalması beklenemezdi tabii ki. Zaten Rusya bu konudaki hassasiyetini, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınmasını savaş sebebi sayacağını duyurarak gösterdi. Ne var ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana yaşadığı siyasi, toplumsal ve ekonomik çalkantılar nedeniyle Rusya’nın bu tehditleri ilgili ülkeler nezdinde fazla inandırıcı bulunmadı. Ayrıca Ukrayna ve Gürcistan’ın kaybedilmesi Rusya için prestijin ötesinde jeostratejik bir anlam taşıyor. Yani sözün özü, Rusya içine düştüğü bu zor ve aşağılayıcı durumdan kurtulmanın çarelerini arıyordu. Saakaşvili’nin Güney Osetya’yı işgali de Rusya’ya bu imkanı verdi.
Zaten bazı gözlemcilere göre gerilimi başlatan Güney Osetya’daki ayrılıkçı hareketlerin provokasyonları oldu. Kafkasya uzmanlarından Stephen Blank’in bir değerlendirmesini okumuştum. Blank’in iddiasına göre Güney Osetya’yı yöneten FSB ajanları ve onların kontrolündeki ayrılıkçı hareket Gürcistan ordusunu davet edercesine Temmuz ayında ve Ağustos’un ilk günlerinde provokatif eylemlere giriştiler. Bu eylemlerin provokatif olduğunu göremeyen Saakaşvili hükümeti ise orantısız bir güç kullanarak Güney Osetya’yı işgal etti. Önceden hazırlıklı olan ve belki de 100 km uzaklıktaki Kuzey Osetya’nın Vladikavkaz şehrindeki tanklarını çoktan yürütmeye başlamış olan Rusya ise hiç zaman kaybetmeden Gürcistan’a girdi. Güney Osetya’daki ayrılıkçı eylemlerin boyutu ve zamanlaması ile Rusya’nın karşı atağının hızı ve hazırlıklı oluşu, tüm bunların klasik bir KGB provokasyonu olduğunu gösteriyor.
Zaten söylenenlere göre Ruslar da Saakaşvili’yi Güney Osetya’yı işgal etmesi hususunda üstü kapalı olarak teşvik etmişler. Tıpkı 1990’da ABD’nin Irak büyükelçisi olan Catherine Glaspie’nin Saddam Hüseyin’e “Irak’ın Kuveyt ile probleminin kendilerini ilgilendirmediğini” söyleyerek olası bir Kuveyt işgaline yeşil ışık yakması gibi, Tiflis’teki Rus yetkililer de Saakaşvili’nin kulağına muhtemel bir Güney Osetya işgali sırasında Rusya’nın fiilî tepki vermeyeceğini fısıldamışlar. Zaten aksi halde Saakaşvili’nin bu denli basiretsiz bir harekete girişmesi mantıkça izah edilemezdi.
Yabancı bir ülkeyi işgal açısından Rusya ile ABD arasındaki paralellikler bununla da sınırlı değil. Uluslararası hukuk açısından her iki ülke de aynı gerekçeye dayanıyor: İnsancıl müdahale. Bu açıdan ABD’nin müdahaleleri ne kadar meşru ise Rusya’nın Gürcistan işgali de o denli meşru oluyor.
Diğer bazı spekülasyonlara göre de krizin arkasında Amerikalılar var. Putin de geçtiğimiz günlerde bunu açıkça söyledi. Kasım’daki seçimlerde McCain’in kazanması için güvenlik problemini tekrar Amerikan kamuoyunun gündemine sokmak ve halkı daha radikal ve realist bir dış politika tercihine yöneltmek için ABD yönetiminin Güney Osetya krizini çıkardığı iddia ediliyor.
Güney Kafkasya’daki krizin ABD başkanlık seçimlerinde Senator McCain’e yarayacağı muhakkak. Geçen ay Obama’nın yedi puan gerisindeyken, bu aralar Obama ile baş başa gidiyor. Ayrıca bazı ABD’li karar vericilerin, özellikle de neoconların Saakaşvili’nin planlarından önceden haberdar oldukları ve McCain’e yarayacağını düşündükleri için bu konuda sessiz kaldıkları söyleniyor. Ama yine de bu, krizin tırmandırılmasında Rusya’nın büyük oyuncu olduğu gerçeğini değiştirmez.
Bazı gözlemciler yeni bir soğuk savaşın başlangıcı olarak görüyor bu savaşı. Siz ne dersiniz bu krizin kapsamı hakkında?
Yeni bir soğuk savaşa dönüşür mü bilmiyorum ama bu kriz dört ana düzlemde ele alınabilir: Birincisi, Gürcistan-Osetya-Abhazya düzlemi. Rusya bu iki bölgenin, yani Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanıdığını açıkladı. Henüz bu konuda Rusya’yı izleyen olmadı. Ancak Rusya geri adım atsa bile bundan sonra Osetya ve Abhazya’nın Gürcistan ile ilişkileri hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. İkincisi, Gürcistan-Rusya düzlemi. Öyle anlaşılıyor ki Rusya, Saakaşvili’nin iktidardan indirilmesinde ısrarcı olacak. Bundan sonraki liderin ise Rusya’ya karşı daha itidalli bir yaklaşım içinde olacağı, ABD, AB ve Rusya arasında daha dengeli bir politika izleyeceği beklenebilir. Dahası, Gürcistan’ın NATO’ya girişi en azından bir süreliğine ertelenebilir. Zira Rusya’nın eli şu anda çok güçlü. Elindeki kozları Gürcistan’ın NATO’ya girişini engellemek üzere kullanacaktır. Üçüncü düzlem ise Rusya-ABD düzlemi. Bir kere kabul edilmelidir ki bu savaşla birlikte Rusya bir büyük güç olarak yeniden dünya politikasına dönmüştür. ABD’nin Rusya’nın bu eylemine karşı elinin kolunun bağlı olduğu anlaşılıyor. Kınamaktan ya da uluslararası platformlarda Rusya’yı yalnız bırakmaya çalışmaktan öte bir seçeneği bulunmuyor ABD’nin. Ayrıca Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’ndeki pozisyonu da bu noktada ABD’yi sınırlandıran bir unsur.
Sözünü kestim, kusuruma bakma. Irak konusunda ABD aslında Rusya’nın onayına mahkum. Zira ABD üç ay içerisinde Irak hükümeti ile bir güvenlik anlaşması imzalamak zorunda. Aksi halde Amerikan askerleri uluslararası hukuk açısından Irak’ta işgalci durumuna düşecekler. Eğer bu anlaşmayı üç ay içerisinde imzalatamazsa ABD, tekrar BM’ye başvurup yeni bir karar çıkartmak zorunda kalacak. Bu noktada da Rusya’nın vetosuna takılması işten bile değil. Dolayısıyla Irak üzerinden Rusya’nın ABD’ye karşı güçlü kozları var elinde.
Haklısın. Zaten Dışişleri Bakanı Rice’ın 21 Ağustos’ta apar topar Bağdat’a gitmesi de bu yüzden. Neyse, dördüncü düzlem, Rusya-NATO düzlemi. Rusya bu savaşla 1991’den beri NATO tarafından kendisini kuşatmaya yönelik atılan adımlara ilk defa net ve güçlü bir cevap vermiş oldu. Ayrıca Rusya, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü NATO’ya karşı mobilize etmek istiyor. Ancak orada Çin’in varlığı Şanghay Örgütü’nün tamamen Rusya’nın güdümüne girmesini engelliyor. Çin’in Rusya ile arasındaki sınır problemleri ve Batı ile güçlü ekonomik ilişkileri de Çin ve Rusya’nın ABD ve AB’ye karşı bir blok oluşturmalarını engelliyor. Nitekim geçen haftaki Şanghay Zirvesi’nden Rusya arzu ettiği desteği bulamadı.
Yalnız burada NATO’nun Rusya karşısındaki konumunun Soğuk Savaş şartlarından çok daha farklı olduğu hususunu göz ardı etmemeliyiz. Bugün Avrupa ile Amerika arasındaki ilişki bir bağımlılık ilişkisi değil. Nispeten daha eşit tarafların ortak çıkar ilişkisine benziyor. Özellikle Almanya ve Fransa, ABD’den bağımsız bir dış politika ve güvenlik sistemi oluşturmanın peşinde. Bunlara ilaveten bir de enerji sorunu var. Avrupa bugün Rusya’dan gelecek enerjiye muhtaç. Rusya dünya doğalgaz rezervinin beşte birine ve petrol rezervinin de yüzde yedisine sahip. Avrupa da ihtiyacı olan doğalgazın dörtte birini Rusya’dan tedarik ediyor. Baltık Denizi ve Güney Akım boru hatlarıyla Rusya, Nabucco’yu devreden çıkaracak bir şekilde Avrupa’ya enerji tedarikinde tekel oluşturmaya çalışıyor. Dolayısıyla Avrupa’nın enerji konusunda Rusya’ya bağımlılığı NATO’nun Rusya’ya karşı, Soğuk Savaş’ta olduğu gibi, bir blok olarak hareket etmesini engelleyecektir.
Zaten Putin de ABD ile Avrupa arasındaki ilişkinin ideolojik değil de çıkar temelli olduğunu çok iyi bildiğinden, geçenlerde Avrupa’yı ABD’nin şahsi çıkarlarına yönelik oyunlarına gelmemesi noktasında uyardı.
Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığından bahsediyorsunuz, ama Rusya’nın da Avrupa’ya bağımlı olduğunu unutuyorsunuz. Rusya altyapısının modernizasyonu konusunda Avrupa’nın yardımına muhtaç. Nitekim 25 Ağustos’ta Alman hükümet sözcüsü, Rusya’nın Avrupa’ya bu konudaki bağımlılığını hatırlatarak askerlerini Gürcistan’dan çekmesini istedi. Ayrıca enerji konusunda da Rusya’ya alternatif seçeneklerinin olduğunu vurguladı.
Haklısın, Rusya altyapısını kendi imkanlarıyla modernize edemeyecek bir durumda. Ancak enerji konusunda Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılıktan tamamen kurtulması ancak bir fantezi olabilir. Avrupa’nın enerji tedarikindeki kısmi çeşitlenmenin ise maliyeti yüksek olacaktır.
Bir NATO üyesi olarak Türkiye’nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin önerdiği Kafkasya İstikrar Platformu, NATO’ya alternatif bir yapılanma mı? Ayrıca ne kadar gerçekçi bir proje bu?
Güney Kafkasya söz konusu olduğu zaman Türkiye’nin herhangi bir NATO üyesi olmadığını unutmamalıyız. Bir kere eğer Rusya, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattını kontrol ederse, Türkiye enerji hususunda %90 oranında Rusya’ya bağımlı hale gelecek. Bu Türkiye açısından son derece riskli bir durum olur. Ayrıca bugün Rusya, Almanya’dan sonra, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı. Turizm gelirlerini de eklersek Rusya dış ticaretimizde birinci sıraya yükseliyor. Ayrıca bizim şu an için Rusya ile kötü olmamızı gerektirecek bir sebep yok.
İyi de, Rusya Gürcistan’ı işgal etmiş. Türkiye’nin buna bir ses çıkarması gerekmez mi?
Çıkarlarımız açısından Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün pek bir önemi yok. Gürcistan sadece Rusya ile aramızda bir tampon bölge olarak önem arz ediyor. Ayrıca ne Saakaşvili’nin iktidara getirilişinde ne de iktidara geldikten sonraki provokatif eylemlerinde Türkiye’nin bir müdahalesi oldu. Rusya ile ABD arasındaki çekişmenin bizi olumsuz etkilemesine izin vermemeliyiz. Evet, bir NATO üyesi olarak Türkiye Batı ile birlikte hareket edecektir. Ancak Rusya ile bu denli yakın ilişki içerisinde bir ülke olarak Türkiye kendi menfaatlerini de düşünmek zorunda. İşte Kafkasya İstikrar Platformu bu noktada önem arz ediyor. Başarıya ulaştığı takdirde bu platform NATO ile Şanghay İşbirliği Örgütü arasında bir tampon örgüt olarak işlev görebilir. Tıpkı Irak’a Komşu Ülkeler Platformu örneğinde olduğu gibi, Kafkasya Platformu da uluslararası bir krizden faydalanılarak gidilen bir açılım olabilir.
Sence başarı ihtimali var mı? Mesela Rusya ya da diğerleri bu projeyi neden desteklesin ki?
Bu projenin beş ayağı var. Birincisi bu, coğrafya temelli bir proje. Sadece Güney Kafkasya ile irtibatlı ülkeleri içeriyor. Dolayısıyla reel bir işbirliği zemini sunuyor.
Madem coğrafya temelli bir proje, İran neden yok işin içinde?
Aslına bakılırsa tarihsel, coğrafi, kültürel ya da ekonomik olarak İran’ın bu platformun bir üyesi olması gerekiyor. Ancak İran ile ABD arasındaki gerginliği göz önüne alırsak İran’ın bu platforma dâhil edilmemesi şu an için daha isabetli olmuş. Neyse, bu projenin ikinci ayağı siyasi diyalog ve ortak güvenlik. Üçüncüsü, ekonomik işbirliği ve enerji güvenliği. Dördüncüsü, bölgesel krizlerin çözümünde AGİT prensiplerinin esas alınması. Beşincisi ise ortak kriz yönetimi. Gelelim bu projenin uygulanabilirliğine. Ben uygulanabileceği kanaatindeyim. Bir kere Rusya Türkiye’nin bu önerisine sıcak bakıyor, çünkü işin içinde ABD yok. Uluslararası alanda yalnızlığa itilmeye çalışıldığı böyle bir dönemde, içinde ABD’nin bulunmadığı böyle bir işbirliği örgütü Rusya’nın da işine gelecektir.
Belki Rusya, Türkiye gibi henüz bir taraf olmamış bir ülkeyi de küstürmek, kendisinden uzaklaştırmak istemiyordur.
Bu işe Azerbaycan da Ermenistan da sıcak bakıyor. Çünkü savaş nedeniyle 12 Ağustos’ta Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı kapatıldı ve bunun Azerbaycan’a günlük maliyeti 50 milyon dolar. Dağlık Karabağ sorunu da Ermenistan ve Azerbaycan’ı zor durumda bırakıyor. Bu proje Türkiye ile Ermenistan ilişkilerini de olumlu etkileyecektir. Yine ABD’deki etkin Ermeni lobisinin faaliyetleri nedeniyle Ermenistan ile Türkiye arasında kalan ABD için de olumlu bir gelişme olacaktır. Hâsılı kelam Kafkasya İstikrar Platformu hiç de öyle bazılarının iddia ettiği gibi bir fantezi değildir. Reel zemini vardır ve başarıya ulaştığı takdirde Güney Kafkasya meselesinde Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edebilecek en uygun girişimdir.
Fazla vaktimiz kalmadı maalesef. Son olarak bu Kafkaslar’daki savaşın sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Eğer Rusya bu krizden arzu ettiği şekilde başarı ile çıkarsa bunun ciddi sonuçları olacaktır. Mesela Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının ve Bakü-Erzurum doğal gaz hattının Rusya’nın kontrolüne geçmesi muhtemeldir. Bu durumda Avrupa için enerji güvenliğinin en büyük unsuru olan Nabucco projesi de başarısızlığa uğrayacaktır. Ayrıca İran-Ermenistan hattı ile Rusya’nın İran enerji kaynaklarını da kendisine bağlayacağı tahmin ediliyor. Dolayısıyla, Rusya Avrupa’nın yegane enerji tedarikçisi haline gelecektir. Bu durumda Rusya’nın Avrupa üzerindeki siyasi etkinliğini tahmin edebilirsiniz herhalde. Ayrıca Gürcistan’daki gelişmelerin Ermenistan ve Azerbaycan’ı da olumsuz etkilemesi beklenebilir. Yine böyle bir senaryoda Türkiye de olumsuz yönde etkilenecek, Rusya ile ABD arasında hassas bir denge kurmak zorunda kalacaktır. Krizin tırmanması Amerikan seçimlerini de etkileyecektir. Yükselen Rus tehdidi Amerikan seçmenini McCain’e yöneltecektir. Bu durumda Cumhuriyetçiler üçüncü bir dönem daha ABD yönetiminde olacaklar, bunun da güvenlik ağırlıklı dünya politikasının sürdürülmesinde büyük etkisi olacaktır. Bu krizden en kârlı çıkacak taraf İran’dır. Rusya ile bir gerginlik yaşayan ABD’nin İran’a yönelik baskısı ister istemez azalacaktır. Ayrıca krizin tırmanması halinde İran ile Rusya arasındaki ilişkinin boyutu da değişebilir. Hatta İran ABD’ye karşı Osetya ve Abhazya’yı tanıma kartını da elinde hazır bekletecektir. Son olarak benim kanaatim yeni bir soğuk savaşın çıkmayacağı yönünde. Ancak Kafkasya merkezli bir gerginliğin 2009 yılının ilk yarısında bizi bir süre daha meşgul edeceğini tahmin edebiliriz.
Sözlerini böyle tamamlaman iyi oldu. Çünkü vaktimiz kalmadı. Eğer bu kriz daha bir yıl daha bizimle birlikte olacaksa, detayları değerlendirmek için daha çok vaktimiz var demektir. Önümüzdeki ay kaldığımız yerden devam ederiz inşallah.

Paylaş Tavsiye Et