Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (November 2008) > Söyleşiyorum > Gürkan ZENGİN: “DYP güçlenecek, CHP marjinalleşecek”
Söyleşiyorum
Gürkan ZENGİN: “DYP güçlenecek, CHP marjinalleşecek”
Konuşanlar: Hilal TURAN, Hasan Basri YALÇIN
Si­ya­set ve med­ya, Tür­ki­ye’nin en önem­li bu­na­lım alan­la­rın­dan iki­si­ni oluş­tu­ru­yor. Özel­lik­le gün­de­min baş dön­dü­rü­cü bir hız­la de­ğiş­ti­ği ül­ke­miz­de med­ya eti­ği de­ni­len şe­ye ih­ti­yaç da hız­la ar­tı­yor. Kuş­ku­suz, Türk si­ya­si ta­ri­hi­ni ve top­lu­mu şe­kil­len­dir­me nok­ta­sın­da med­ya­nın pek de ba­şa­rı­lı bir sı­nav ver­di­ği­ni söy­le­mek müm­kün de­ğil. An­cak her alan­da ol­du­ğu gi­bi med­ya­da da işi­ni hak­kıy­la ya­pan; ob­jek­tif, tu­tar­lı ve olay­la­ra yak­la­şım­da so­ğuk­kan­lı çiz­gi­sin­den ta­viz ver­me­yen pro­fes­yo­nel­ler var. Tür­ki­ye’de ob­jek­tif ha­ber­ci­lik denince ak­la ilk ge­len isim­ler­den bi­ri de Gür­kan Zen­gin.
An­ka­ra Üni­ver­si­te­si İle­ti­şim Fa­kül­te­si me­zu­nu olan Zen­gin, mes­lek ha­ya­tı­na An­ka­ra’da TRT Ha­ber Mer­ke­zi’nde yap­tı­ğı staj­la adım at­tı. 10 yıl sü­rey­le çe­şit­li te­le­viz­yon­la­rın An­ka­ra bü­ro­la­rın­da mu­ha­bir­lik, edi­tör­lük ve ha­ber mü­dür­lü­ğü yap­tı; Son Du­rak ve Sa­tır Ara­sı isim­li ha­ber prog­ram­la­rı­nı ha­zır­la­yıp sun­du. 2000 yı­lın­dan be­ri İs­tan­bul’da ya­şı­yor. CNN Türk’te 6 yıl­dır Su­at Tok­taş ile bir­lik­te ha­zır­la­dı­ğı ‘Edi­tör’ prog­ra­mı­nı su­nu­yor.
Ye­ni yı­lın ilk Söy­le­şi­YO­RUM ko­nu­ğu olan Gür­kan Zen­gin’le “ha­be­re en ya­kın ol­ma­nın ver­di­ği tec­rü­be­”sinden ha­re­ket­le Tür­ki­ye ve dün­ya­da ya­şa­nan si­ya­si ge­liş­me­ler­den, yak­la­şan cum­hur­baş­kan­lı­ğı ve mil­let­ve­ki­li ge­nel se­çim­le­ri­ne ka­dar ge­niş bir alan­da ke­yif­li bir söy­le­şi ger­çek­le­şir­dik. Zen­gin, so­ru­la­rı­mı­zı iç­ten­lik­le ve sa­mi­mi bir bi­çim­de ce­vap­la­dı. “So­ru so­ran”ın ce­vap­la­rı­nı me­rak edi­yor­sa­nız, bu­yu­ru­nuz.
 
2006 yı­lı hem Tür­ki­ye hem de dün­ya açı­sın­dan ol­duk­ça ha­re­ket­li geç­ti. Bir ha­ber­ci gö­züy­le, siz­ce 2006’da ya­şa­nan en önem­li ge­liş­me­ler ne­ler­di? Han­gi me­se­le­ler önü­müz­de­ki yı­la dam­ga­sı­nı vu­ra­cak?
Dün­ya­da mey­da­na ge­len en önem­li ge­liş­me, ABD’nin Irak iş­ga­li son­ra­sın­da ge­li­nen nok­ta­dır: ABD Irak’ta ye­nil­miş­tir. 2006 so­nun­da bu ar­tık net­leş­ti. 11 Ey­lül 2001 sal­dı­rı­la­rıy­la ok­ya­nus­la­rın ar­tık ABD’yi ko­ru­ya­ma­dı­ğı an­la­şıl­mış, sa­vaş Ame­ri­kan top­rak­la­rı­na ta­şın­mış­tı. Bu, Ame­ri­ka­lı­lar açı­sın­dan bü­yük bir top­lum­sal şok­tu. 2006’da ise “Irak ikin­ci bir Vi­et­nam olur mu?” kor­ku­la­rı­nın ger­çek­leş­me­si­ne ta­nık ol­du­lar. ABD, 11 Ey­lül gi­bi bir fe­la­ke­tin ar­dın­dan Irak’ta da ye­nil­di. Bu­nun çok ha­ya­ti so­nuç­la­rı ola­cak­tır.
İkin­ci önem­li ge­liş­me ise, 2005’te baş­la­yan Tür­ki­ye’nin AB ile tam üye­lik mü­za­ke­re sü­re­ci­nin 2006 so­nu iti­ba­riy­le AB ta­ra­fın­dan fii­len dur­du­rul­ma­sıy­dı. Kıb­rıs ba­ha­ne­siy­le se­kiz baş­lı­ğı don­du­ra­rak mü­za­ke­re sü­re­ci­ni sa­kat­la­yan AB, “me­de­ni­yet­ler ça­tış­ma­sı” tar­tış­ma­la­rı­nın ya­pıl­dı­ğı bir sü­reç­te, “me­de­ni­yet­ler ara­sı di­ya­log” mis­yo­nu­nu ta­şı­ya­cak ira­de­den yok­sun ol­du­ğu­nu gös­ter­di. Tür­ki­ye’nin AB üye­li­ği­nin baş­ka her­han­gi bir ül­ke­nin üye­li­ği ile kı­yas­la­na­ma­ya­cak ka­dar mu­az­zam so­nuç­la­rı var. An­cak çap­sız si­ya­set­çi­le­rin Av­ru­pa’nın ka­de­ri­ni be­lir­le­di­ği bir dö­ne­mi ya­şı­yo­ruz ma­ale­sef.
Tür­ki­ye’de ise 2002 se­çim­le­ri­nin Türk si­ya­si ta­ri­hi açı­sın­dan ben­ce dev­rim ni­te­li­ğin­de­ki so­nuç­la­rı­na ta­nık ol­ma­ya de­vam et­tik. Yer­le­şik dü­ze­nin, ye­ni top­lum­sal di­na­mik­le­re ve bu­nun or­ta­ya çı­kar­dı­ğı ye­ni si­ya­si ya­pı­ya di­re­ni­şi­ne za­man za­man ta­nık­lık et­tik. Ama ben 2006’yı yi­ne de, pek çok­la­rı­nın ak­si­ne, si­vil si­ya­se­tin ül­ke­nin ka­de­ri­ne yön ver­me­si yo­lun­da ba­şa­rı­lı bir yıl ola­rak de­ğer­len­di­ri­yo­rum.
 
As­ke­rî bü­rok­ra­si-si­vil si­ya­set iliş­ki­si 2006 yı­lın­da da Türk si­ya­si gün­de­min­de önem­li bir yer tut­tu. Özel­lik­le da­ha yu­mu­şak ve den­ge­li bir yak­la­şım iz­le­di­ği id­di­a edi­len Hil­mi Öz­kök’ün ge­nel­kur­may baş­kan­lı­ğı­nı Ya­şar Bü­yü­ka­nıt’a dev­ret­me­si­nin ar­dın­dan bu iliş­ki­nin do­ğa­sı na­sıl de­ğiş­ti siz­ce?
Hil­mi Öz­kök, “Tür­ki­ye’nin en te­mel ön­ce­li­ği de­mok­ra­si­dir” di­ye­bi­len ve bu­nun da ge­re­ği­ni gö­rev sü­re­si içe­ri­sin­de ye­ri­ne ge­ti­re­bi­len bir ge­nel­kur­may baş­ka­nıy­dı. So­ğuk Sa­vaş ve 11 Ey­lül son­ra­sı dün­ya­nın te­mel di­na­mik­le­ri­ni kav­ra­mış, bu ye­ni dün­ya­da Tür­ki­ye’nin ön­ce­lik­le­ri­ni de ben­ce doğ­ru tes­pit et­miş­ti. Ba­zı ke­sim­ler­de Ya­şar Bü­yü­ka­nıt’ın ge­nel­kur­may baş­ka­nı ol­ma­sıy­la bir­lik­te bu tav­rın de­ği­şe­ce­ği yö­nün­de bek­len­ti­ler var­dı. Doğ­ru­su Bü­yü­ka­nıt Pa­şa, bu bek­len­ti­le­ri pek bo­şa çı­kar­ma­ya­cak gi­bi gö­rü­nü­yor. Zi­ra Ge­nel­kur­may’ın zir­ve­sin­de ba­sit bir üs­lup far­kıy­la izah edi­le­me­ye­cek bir ta­vır de­ği­şik­li­ği göz­le­ni­yor. Ör­ne­ğin Ge­nel­kur­may Baş­ka­nı, Harp Aka­de­mi­le­ri 2006-2007 öğ­re­tim yı­lı açı­lış ko­nuş­ma­sın­da -doğ­ru­dan is­mi­ni an­ma­sa da- Mec­lis Baş­ka­nı Bü­lent Arınç’ın “Tar­tış­ma­lar, la­ik­li­ğin fark­lı yo­rum­lan­ma­sın­dan kay­nak­la­nı­yor” şek­lin­de­ki söz­le­ri­ni “ir­ti­ca ka­nı­tı” ola­rak de­ğer­len­dir­di. Ar­dın­dan DYP li­de­ri Meh­met Ağar’ın Gü­ney­do­ğu so­ru­nu­nun çö­zü­mü­ne iliş­kin gö­rüş­le­ri­ni ‘kı­na­dı­ğı­nı’ söy­le­di. Hü­kü­me­tin Kıb­rıs ko­nu­sun­da AB’ye yö­ne­lik li­man­lar ma­nev­ra­sı­nı da “dev­le­tin res­mî gö­rü­şün­den sap­ma” ola­rak de­ğer­len­di­ren bir çı­kış­ta bu­lun­du.
Do­la­yı­sıy­la Mec­lis Baş­ka­nı’yla da hü­kü­met­le de mu­ha­le­fet­le de si­ya­si tar­tış­ma­la­ra gi­ren bir Ge­nel­kur­may Baş­ka­nı var. Dün­ya­da So­ğuk Sa­vaş’ın ar­dın­dan ye­ni dü­zen he­nüz ku­ru­la­bil­miş de­ğil. Mu­az­zam bir güç mü­ca­de­le­si ya­pı­lı­yor, ha­ri­ta­lar de­ği­şi­yor, ener­ji kay­nak­la­rı ye­ni­den pay­la­şı­lı­yor. Tür­ki­ye’nin et­ra­fın­da ateş var. Böy­le bir dö­nem­de TSK, Tür­ki­ye’nin elin­de­ki en önem­li has­let­ler­den bi­ri. Dün­ya­da pek çok şey de­ğiş­ti, ar­tık eko­no­mik gü­cü­nüz, or­du­nu­zun gü­cün­den da­ha az önem­li de­ğil; ama yi­ne de böl­ge­miz­de he­nüz de­ğiş­me­yen je­opo­li­tik bir ger­çek var: Bu coğ­raf­ya­da ayak­ta ka­la­bil­me­nin yo­lu güç­lü bir or­du­dan ge­çi­yor.
Tür­ki­ye bu im­ka­na sa­hip; güç­lü bir or­du­su var. An­cak içe­ri­de­ki si­ya­si tar­tış­ma ve çe­kiş­me­le­re ta­raf ol­ma­sı or­du­yu ve do­la­yı­sıy­la Tür­ki­ye’yi za­yıf­la­tı­yor. Bu­nu en baş­ta da as­ker­le­rin gö­re­bi­li­yor ol­ma­sı ge­re­kir.
 
Med­ya­da yan­sı­dı­ğı şek­liy­le iç si­ya­set­te gün­de­mi yo­ğun bir bi­çim­de la­ik­lik ve ir­ti­ca tar­tış­ma­la­rı be­lir­le­se de TE­SEV’in son araş­tır­ma­sı, hal­kın “la­ik­li­ğin teh­li­ke­de ol­du­ğu” te­zi­ne ka­tıl­ma­dı­ğı­nı or­ta­ya ko­yu­yor. Siz­ce Tür­ki­ye’de med­ya­nın gün­de­mi ile hal­kın gün­de­mi ne ka­dar uyu­şu­yor?
Ba­zı ger­çek­le­rin ifa­de edil­me­si için araş­tır­ma yap­ma­ya ge­rek yok­tur. Ben bu içe­rik­te ya­pı­lan la­ik­lik tar­tış­ma­la­rı­nın ge­niş top­lum ke­sim­le­rin­de kar­şı­lı­ğı ol­du­ğu­na inan­mı­yo­rum. Tür­ki­ye’de hal­kın la­ik­lik­le so­ru­nu yok. Dev­let­le din ara­sın­da­ki iliş­ki­le­re hal­kın ga­yet sağ­lık­lı bak­tı­ğı­nı dü­şü­nü­yo­rum. Bu da za­ten Tür­ki­ye’nin te­va­rüs et­ti­ği ta­ri­hî mi­ra­sın bir so­nu­cu gi­bi gö­rü­nü­yor ba­na. Halk ara­sın­da­ki dev­let id­ra­ki­ne, İs­lam di­ni­ni al­gı­la­yı­şı­na, di­nî ya­şa­yış bi­çi­mi­ne ba­kın­ca gör­dü­ğüm şu: Bu top­rak­lar­dan din­ci ra­di­ka­lizm çık­maz! Tür­ki­ye’de top­lu­mun ço­ğun­lu­ğu tür­ban ya­sa­ğı­nı onay­la­maz, bu­nun kal­dı­rıl­ma­sı­nı is­ter; ama bu du­rum la­ik­lik­le so­ru­nu ol­du­ğu, re­jim de­ği­şik­li­ği­ne sı­cak bak­tı­ğı an­la­mı­na gel­mez. Bu tür yo­rum­lar, hal­ka en azın­dan hak­sız­lık yap­mak­tır. Tür­ki­ye’de re­jim de­ği­şik­li­ği is­te­yen çok mar­ji­nal bir ke­sim ola­bi­lir; an­cak bun­la­rın si­ya­se­ten ağır­lı­ğı ya­hut re­jim tar­tış­ma­sı ya­ra­ta­cak kud­re­ti ola­maz. Do­la­yı­sıy­la ben­ce bu tar­tış­ma­la­rın ar­ka­sın­da ya ken­di hal­kı­nı ta­nı­ma­ma key­fi­ye­ti ya da la­ik­lik tar­tış­ma­la­rı üze­rin­den yü­rü­tü­len ik­ti­dar kav­ga­sı var.
Tür­ki­ye’de özel­lik­le 2002’den son­ra ic­raa­ta ko­nu­lan si­ya­se­tin fark­lı ve ye­ni bir po­li­tik çiz­gi ol­du­ğu­na ina­nı­yo­rum. Tür­ki­ye’de Er­do­ğan’la Er­ba­kan ara­sın­da hiç­bir fark ol­ma­dı­ğı­nı söy­le­mek ba­zı ka­fa­lar­da­ki şab­lon­la­ra uyu­yor ola­bi­lir; ama ger­çek­le­re uy­mu­yor. Ay­nı si­ya­si çiz­gi­den ge­li­yor ol­sa­lar da, AKP Re­fah Par­ti­si, Er­do­ğan da Er­ba­kan de­ğil. 2002 se­çim­le­rin­den ön­ce Mil­li Gö­rüş ha­re­ke­tin­den çok cid­di bir ko­puş ya­şan­dı. Ye­ni­lik­çi­ler­le ge­le­nek­çi­le­rin ge­nel baş­kan­lık için kı­ya­sı­ya mü­ca­de­le et­ti­ği Fa­zi­let Par­ti­si’nin ka­pa­tıl­ma­dan ön­ce­ki son kon­gre­si, Tür­ki­ye’de ve hat­ta dün­ya­da si­ya­sal İs­lam’ın ge­li­şim sü­re­cin­de çok cid­di bir kı­rıl­ma­yı ifa­de edi­yor. Kon­gre ön­ce­sin­de ya­şa­nan tec­rü­be­ler­den ha­re­ket­le Mil­li Gö­rüş ha­re­ke­tin­den ge­len pek çok in­san yıl­lar­dır sa­vu­na­gel­dik­le­ri po­li­ti­ka­lar­la ve ide­olo­jik sap­lan­tı­lar­la he­sap­laş­tı­lar. Ye­ni­lik­çi­le­rin kur­du­ğu AKP böy­le bir zi­hin­sel sor­gu­la­ma­nın için­den do­ğup gel­di. Par­ti ör­gü­tü bü­tün Tür­ki­ye’de iki­ye bö­lün­dü. Bu­nun sa­de­ce ça­tı­da ya­ni par­ti yö­ne­ti­mi için­de ve yö­ne­ti­mi ele ge­çir­mek için ve­ri­len bir kav­ga ol­ma­dı­ğı, bu ko­pu­şun Tür­ki­ye sos­yo­lo­ji­sin­de bir kar­şı­lı­ğı ol­du­ğu da­ha son­raki dö­nem­de apa­çık or­ta­ya çık­tı. Ye­ni par­ti­yi ku­ran­lar, es­ki po­li­ti­ka ve söy­lem­ler­le yol­la­rı­nı ayır­dık­la­rı­nı ifa­de et­mek­le kal­ma­dı­lar, son dört yıl­lık uy­gu­la­ma­la­rıy­la da bu­nu ka­nıt­la­dı­lar. Tür­ki­ye’yi tüm en­gel­le­re rağ­men AB üye­li­ği­ne ta­ri­hin­de hiç ol­ma­dı­ğı ka­dar ya­kın­laş­tır­dı­lar. Mil­li Gö­rüş ken­di­ni Ba­tı kar­şıt­lı­ğıy­la ifa­de eden bir ha­re­ket­ti. Bu­gün ise AB üye­li­ği için çır­pı­nan ve se­kiz baş­lık­ta mü­za­ke­re­ler as­kı­ya alın­dı di­ye ka­ra­lar bağ­la­yan bir Tay­yip Er­do­ğan var. Sa­de­ce bu ko­nu­da de­ğil, eko­no­mi­ye ve ser­best pi­ya­sa­ya, dış po­li­ti­ka­ya ba­kış­ta be­lir­gin fark­lı­lık­lar gö­rü­yo­ruz. Ta­bii bü­tün bun­la­ra rağ­men Er­do­ğan’dan Er­ba­kan çı­kart­mak gi­bi bir ıs­ra­rı­nız var­sa ap­ron­da ke­si­len de­ve­le­re ba­ka­rak bu­na uy­gun ana­liz­ler ya­pa­bi­lir­si­niz! Yan­lış an­la­şıl­ma­sın ap­ron­da de­ve kes­me­nin ana­li­zi de ay­rı­ca ya­pıl­ma­lı­dır; ama bu tip ab­sürd va­ka­lar “re­jim kri­zi var” söy­le­mi­nin ka­nıt­la­rı ola­maz.
 
Pe­ki, AKP ik­ti­da­rı­nın dört yıl­lık per­for­man­sı­nı na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz?
Bir şe­yin al­tı­nı çiz­mek ge­re­kir: Tür­ki­ye’de bir ik­ti­dar par­ti­si­nin per­for­man­sı de­ğer­len­di­ri­lir­ken, geç­miş ile mu­ka­ye­se ya­pıl­ma­sı şart­tır. Bu za­ten her yer­de böy­le­dir. Ben mes­le­ğe 1989’da Ber­lin Du­va­rı yı­kı­lır­ken baş­la­dım. 50 yıl­dır sü­ren So­ğuk Sa­vaş bi­ti­yor­du. So­ğuk Sa­vaş son­ra­sı 10 se­ne­yi An­ka­ra’da ha­ber­ci­lik ya­pa­rak ge­çir­dim. Gör­dü­ğüm şu­dur: 1991 Ekim se­çim­le­rin­den bu ya­na Tür­ki­ye’yi hep koa­lis­yon­lar yö­net­ti. Bu on yıl­da ku­ru­lan koa­lis­yon hü­kü­met­le­ri­nin or­ta­la­ma öm­rü iki yı­lı bul­ma­dı. Dün­ya­nın ne­re­sin­de olur­sa ol­sun bir ül­ke­de or­ta­la­ma hü­kü­met öm­rü iki yıl ise ora­da du­rum va­him de­mek­tir. Tür­ki­ye’de de öy­le ol­du. Ber­lin Du­va­rı’nın çö­kü­şü son­ra­sı dün­ya­da kart­la­rın ye­ni­den ka­rıl­dı­ğı bu dö­nem­de Tür­ki­ye, za­yıf, kı­sa ömür­lü, ba­şa­rı­sız koa­lis­yon­lar­la on ‘al­tın’ yı­lı­nı kay­bet­ti.
2002 se­çim­le­rin­de­ki bü­yük tas­fi­ye ha­re­ke­ti bü­tün bun­la­rın ar­ka­sın­dan gel­di. Ya­ni AKP, es­ki par­ti­le­rin kur­du­ğu ba­şa­rı­sız koa­lis­yon­la­ra tep­ki oy­la­rıy­la ye­ni bir ha­re­ket ola­rak ve tek ba­şı­na ik­ti­da­ra gel­di. Kö­tü yö­ne­ti­me, yol­suz­luk­la­ra ve if­las et­miş bir eko­no­mi­ye tep­ki ola­rak ik­ti­dar im­ka­nı ve­ril­di ken­di­si­ne. Ge­çen dört yıl­da AKP’nin bu me­sa­jı al­dı­ğı­nı ve tek par­ti ik­ti­da­rı im­ka­nı­nı iyi de­ğer­len­dir­di­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum. Mak­ro eko­no­mik gös­ter­ge­ler­de ba­şa­rı­lı bir per­for­mans gös­ter­di. Top­lam mil­li ge­lir, ki­şi ba­şı ge­lir, enf­las­yon, ka­mu bor­cu, mil­li ge­lir den­ge­si gi­bi alan­lar­da ula­şı­lan ra­kam­la­rı Tür­ki­ye da­ha ön­ce hiç gör­me­miş­ti. Dış po­li­ti­ka ve si­vil-as­ker iliş­ki­le­ri­ne bak­tı­ğı­mız za­man da çok olum­suz bir tab­loy­la kar­şı kar­şı­ya ol­du­ğu­mu­zu dü­şün­mü­yo­rum. AKP’nin hü­kü­met sü­re­ci Tür­ki­ye’nin dış po­li­ti­ka­da ha­ya­ti risk­ler­le kar­şı kar­şı­ya ol­du­ğu bir dö­ne­me rast­la­dı. Irak’ın iş­gal edil­di­ği, İran ve Su­ri­ye’nin teh­dit edil­di­ği bir dö­nem­de dış po­li­ti­ka­yı yö­net­mek ko­lay de­ğil. En bü­yük müt­te­fi­ki­niz, üç kom­şu­nu­zu as­ke­rî mü­da­ha­ley­le teh­dit edi­yor. Böy­le çet­re­fil­li bir dö­nem­de ser­gi­le­nen dış po­li­ti­ka­yı ba­şa­rı­sız gör­mü­yo­rum. Ay­rı­ca bu hü­kü­me­tin ba­zı ha­ya­ti ko­nu­lar­da şan­sı da ya­ver git­ti. Meş­hur 1 Mart tez­ke­re­si­nin Mec­lis’te red­de­dil­me­si bu hü­kü­me­tin ira­de­siy­le ol­ma­dı; ay­nı şe­kil­de son­ra­ki dö­nem­de çı­kan tez­ke­rey­le as­ke­rin Irak’a gön­de­ril­me­si­ne de Irak­lı Kürt­ler kar­şı çık­tı. Bu iki olay, tam ter­si is­ti­ka­met­te ge­liş­miş ol­say­dı ben­ce dış po­li­ti­ka­da va­him bir tab­lo or­ta­ya çı­ka­bi­lir­di.
 
Ko­nu dış po­li­ti­ka­ya gel­miş­ken, 2003 yı­lın­da­ki 1 Mart tez­ke­re­sin­den bu ya­na Türk-Ame­ri­kan iliş­ki­le­rin­de bir bu­na­lım söz ko­nu­suy­du. Siz­ce 2006 yı­lı içe­ri­sin­de ABD ile im­za­la­nan Or­tak Viz­yon Bel­ge­si’nin iliş­ki­ler üze­rin­de na­sıl bir et­ki­si ol­du?
İliş­ki­le­rin bu bel­gey­le ya da her­han­gi bir bel­gey­le dü­zel­ti­le­me­ye­cek ka­dar cid­di ya­pı­sal so­run­lar­la kar­şı kar­şı­ya ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum. An­cak bu du­ru­mun so­rum­lu­su, Tür­ki­ye de­ğil, bel­ki de ta­ri­hin­de ilk kez dün­ya­ya bu ka­dar dar bir ide­olo­jik pen­ce­re­den ba­kan Ame­ri­kan yö­ne­ti­miy­di. Dış po­li­ti­ka­yı Or­ta­do­ğu’ya dö­nük fan­tas­tik ha­yal­le­ri olan neo­con’lar be­lir­le­me­ye baş­la­dı. Bü­yük Or­ta­do­ğu Pro­je­si (BOP)’ni, So­ğuk Sa­vaş’ı ka­za­nan Ame­ri­ka’nın bu za­fe­ri­ni dün­ya ran­tı­na çe­vir­me pro­je­si ola­rak gö­rü­yo­rum. Bu du­rum, Türk-Ame­ri­kan iliş­ki­le­rin­de mu­az­zam bir çı­kar fark­lı­laş­ma­sı­nı or­ta­ya çı­kar­dı. Çün­kü BOP’un Tür­ki­ye’nin çı­kar­la­rı­na hiz­met eden bir ta­ra­fı yok. İçin­de yer al­dı­ğı­mız böl­ge­nin de­mok­ra­tik­leş­me­si doğ­ru bir he­def ola­rak gö­rü­ne­bi­lir ama bu­na han­gi yol ve yön­tem­ler­le ula­şı­la­ca­ğı önem­li­dir. Kal­dı ki, ‘de­mok­ra­tik­leş­me’ he­de­fi­nin işin sa­de­ce kı­lı­fı ol­du­ğu çok geç­me­den an­la­şıl­dı. BOP’u 3-4 se­ne için­de if­las et­ti­ren 3 olay ya­şa­dık: İl­ki Irak’ın iş­ga­li­dir. Ulus­la­ra­ra­sı top­lu­ma açık­ça ya­lan söy­le­ni­le­rek gi­ri­şi­len iş­gal, ül­ke­yi iç sa­va­şa ve par­ça­lan­ma­ya sü­rük­le­di. İkin­ci­si, Fi­lis­tin’de de­mok­ra­tik yol­lar­dan ik­ti­da­ra ge­len Ha­mas’ı ik­ti­dar­da ya­şat­ma­mak için Ame­ri­ka’nın elin­den ge­le­ni ar­dı­na koy­ma­ma­sı ol­du. Ha­mas şu an­da hem Av­ru­pa hem de ABD’nin am­bar­go­la­rıy­la iş ya­pa­maz hal­de. De­mok­ra­tik­leş­me he­de­fi­nin sa­de­ce bir kı­lıf ol­du­ğu, Fi­lis­tin’de çok açık bir şe­kil­de or­ta­ya çık­tı. Üçün­cü­sü de, İs­ra­il’in ABD’nin des­te­ğiy­le Lüb­nan’a sal­dı­ra­rak tüm ül­ke­yi ta­ru­mar et­me­si­dir. Ço­luk ço­cuk yüz­ler­ce si­vi­lin kat­le­dil­di­ği, bü­tün ül­ke­nin ha­rap edil­di­ği bu sal­dı­rı­yı ABD Dı­şiş­le­ri Ba­ka­nı Con­do­le­ez­za Ri­ce, Tel Aviv’den “Ye­ni Or­ta­do­ğu’nun do­ğum san­cı­la­rı” di­ye ni­te­len­di­re­bi­li­yor­du.
BOP, fii­len if­las et­miş­tir ar­tık. Bu­gün ge­li­nen nok­ta­da ise Tür­ki­ye da­hil bü­tün dün­ya­da Ame­ri­kan kar­şıt­lı­ğı yük­se­li­yor. Bu son de­re­ce do­ğal. Tür­ki­ye ve ABD’nin Or­ta­do­ğu’ya ba­kı­şı ina­nıl­maz de­re­ce­de fark­lı­laş­tı. Ar­tık bu iliş­ki­nin es­ki ko­nu­mu­na dön­me­si kı­sa va­de­de çok zor gö­rü­nü­yor. Bu­nun so­rum­lu­su da ABD’nin böl­ge­ye yö­ne­lik po­li­ti­ka­la­rı­dır. Irak’ta­ki bu ye­nil­gi­den ve bü­tün dün­ya­nın gö­zün­de pres­ti­ji­nin yer­le bir olu­şun­dan son­ra Bush yö­ne­ti­mi­nin son gün­ler­de ye­ni bir ara­yış içi­ne gir­di­ği­ni göz­lem­li­yo­ruz. Eğer ABD’nin Irak po­li­ti­ka­sın­da ve hat­ta dün­ya­ya ba­kı­şın­da bir de­ği­şim ger­çek­le­şir­se, po­li­ti­ka­la­rı­nı ye­ni­den man­tık­lı bir çiz­gi­ye çe­ke­cek olur­sa, Türk-Ame­ri­kan iliş­ki­le­ri es­ki sey­ri­ne ge­ri dö­ner. Ya­ni iliş­ki­le­rin dü­zel­me­si için Ame­ri­ka’da­ki mev­cut zih­ni­ye­tin or­ta­dan kalk­ma­sı ge­re­kir.
 
Tek­rar iç si­ya­se­te dö­ner­sek Tür­ki­ye’de nor­mal se­çim tak­vi­mi­nin uy­gu­la­na­ca­ğı­nı dü­şü­nü­yor mu­su­nuz? Ge­nel se­çim­ler ön­ce­si AKP’ye ka­şı it­ti­fak se­nar­yo­la­rı­nı na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz?
Er­ken se­çim ih­ti­ma­li ar­tık sı­fır­dır. Se­çim ön­ce­si it­ti­fak­la­rı­nın ger­çek­leş­me­si­ne de açık­ça­sı ih­ti­mal ver­mi­yo­rum. Son gün­ler­de MHP-CHP ya­kın­laş­ma­sın­dan yo­la çı­kı­la­rak bu tip de­ğer­len­dir­me­ler ya­pı­lı­yor; ama si­ya­se­tin do­ğa­sı ve ta­ri­hî sey­ri dü­şü­nül­dü­ğün­de CHP ile MHP’nin bir ara­ya gel­me­si­nin man­tık­lı bir se­nar­yo ol­du­ğunu zan­net­mi­yo­rum. Bir ara­ya ge­le­bi­le­cek bir or­tak ta­ban ve ta­van­la­rı ol­ma­dı­ğı gi­bi, bu­nu sağ­la­ya­cak ola­ğa­nüs­tü bir si­ya­si tab­lo da yok. Ben se­çim ön­ce­si bir si­ya­si it­ti­fak bek­le­mi­yo­rum, ama se­çim­den son­ra se­çim so­nuç­la­rı­na gö­re koa­lis­yon he­sap­la­rı gün­de­me ge­le­bi­lir. Par­la­men­to­ya iki­den faz­la, he­le üç­ten faz­la par­ti gi­rer­se o za­man bir şe­kil­de yi­ne koa­lis­yon­la­rı ko­nuş­ma­ya baş­la­ya­ca­ğız de­mek­tir. Ben bu­gün­den ba­kıl­dı­ğın­da ba­ra­jı en faz­la üç par­ti­nin aşa­bi­le­ce­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum. Ba­ra­jı DYP aşar­sa MHP’yi; MHP aşar­sa DYP’yi dı­şa­rı­da bı­ra­ka­cak gi­bi ge­li­yor ba­na. Bu iki par­ti­nin bir­lik­te mec­li­se gir­me­si­nin za­yıf bir ih­ti­mal ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum. Bu­nun için AKP’nin çok faz­la yıp­ran­mış ol­ma­sı ge­re­ki­yor ki ben o de­re­ce bir yıp­ran­ma göz­lem­le­mi­yo­rum.
Eğer DYP gi­rer­se AKP, CHP ve DYP’li bir mec­lis Tür­ki­ye’de­ki si­ya­si ve eko­no­mik is­tik­ra­rın de­va­mı­nı en­gel­le­mez. Meh­met Ağar’ın son bir­kaç ay­dır or­ta­ya koy­du­ğu açı­lım­lar, dev­let­ten uzak­la­şa­rak top­lu­ma yak­la­şan bir si­ya­se­tin işa­ret­le­ri­ni ve­ri­yor. Ağar’ın bu yak­la­şı­mı, se­çim son­ra­sın­da bir koa­lis­yon ola­cak­sa bu­nun AKP-DYP koa­lis­yo­nu ola­bi­le­ce­ği­ni dü­şün­dü­rü­yor. Tem­sil et­tik­le­ri ta­ban­lar çok fark­lı; ama Tür­ki­ye’de­ki te­mel tar­tış­ma ko­nu­la­rın­da gö­rüş­le­ri bir­bi­ri­ne çok ya­kın. An­cak mec­li­se üçün­cü par­ti ola­rak DYP de­ğil de MHP gi­rer­se du­rum çok da­ha fark­lı olur.
 
2006’da Türk si­ya­se­tin­de en çok ko­nu­şu­lan çı­kış­lar­dan bi­ri DYP li­de­ri Meh­met Ağar’a ait­ti. Ağar’ın “dağ­da te­rör ye­ri­ne ova­da si­ya­set” açı­lı­mı Türk si­ya­se­ti­nin Kürt so­ru­nun­da ya­şa­dı­ğı tı­ka­nık­lı­ğı gi­de­re­bi­lir mi, yok­sa bu sa­de­ce Gü­ney­do­ğu’da­ki seç­me­ni ka­zan­ma­ya yö­ne­lik bir ma­nev­ra mı?
DYP ta­ba­nı iti­ba­riy­le bir köy­lü par­ti­siy­di, hâ­lâ da öy­le. Fa­kat Tür­ki­ye’nin ge­li­şim di­na­mik­le­ri bel­li. Tür­ki­ye gi­de­rek da­ha eği­tim­li, da­ha şe­hir­li, da­ha güç­lü or­ta sı­nı­fı olan bir ül­ke ol­ma yo­lun­da iler­li­yor. Meh­met Ağar bir köy­lü par­ti­si­nin ba­şı­na gel­di. Ama ben­ce Tür­ki­ye’nin bu ye­ni di­na­mik­le­ri­ni doğ­ru oku­du ve po­li­ti­ka­sı­nı bu­na gö­re yön­len­dir­me­ye baş­la­dı. Bü­rok­ra­si­nin için­den ge­len, dev­let me­mu­ru olan bi­ri­nin sos­yo­lo­jik ola­rak Tür­ki­ye’nin ne­re­ye git­ti­ği­ni gö­rüp par­ti­si­nin çiz­gi­si­ni bu­na uyar­la­ma­ya ça­lış­ma­sı çok önem­li bir olay. Ağar, mil­le­te “Ben si­zin ba­ba­nı­zım” tar­zın­da­ki yak­la­şım­la­rın ar­tık ge­çer­li ol­ma­dı­ğı­nı gör­dü. Bu min­val­de Ağar’ın çok il­ginç ve çar­pı­cı de­meç­le­ri ol­du son dö­nem­de. Bun­lar­dan hiç­bir ge­ri adım da at­ma­dı. Ağar’ın ye­ni yak­la­şı­mı­nın si­vil si­ya­se­te çok cid­di bir kat­kı ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum.
“Dağ­da te­rör ye­ri­ne ova­da si­ya­set” yak­la­şı­mı­nın Gü­ney­do­ğu seç­me­ni­ne yö­ne­lik ba­sit bir ma­nev­ra ol­du­ğu­nu zan­net­mi­yo­rum. Ağar, yıl­la­rı­nı bu mü­ca­de­le­ye vak­fet­miş bir isim ola­rak bu işin sa­de­ce as­ke­re, po­li­se ha­va­le edi­le­rek si­lah­la çö­zü­le­me­ye­ce­ği­ni gör­müş du­rum­da. Ama bu, Ağar’ın DTP çiz­gi­si­ne gir­di­ği an­la­mı­na da gel­mi­yor. Ben bu açık­la­ma­yı Türk si­ya­set­çi­si­nin Gü­ney­do­ğu hal­kıy­la te­ma­sı­nı kay­bet­me­me gay­re­ti ola­rak gör­düm. Yok­sa Ağar’ın dev­let de­ne­yi­mi, bir af çağ­rı­sı­nın bel­li bir za­ma­na ve ze­mi­ne va­bes­te ol­du­ğu­nu bil­me­ye­cek ka­dar az de­ğil­dir di­ye dü­şü­nü­yo­rum. Kal­dı ki bu de­meç, si­ya­se­tin bil­has­sa hü­kü­me­tin bu ko­nu­da ma­nev­ra ala­nı­nı ge­niş­let­ti.
 
AKP’nin de Kürt so­ru­nun­da bir açı­lı­mı ol­du. Er­do­ğan Di­yar­ba­kır’a gi­de­rek ba­zı olum­lu me­saj­lar ver­di; an­cak bu­nun de­va­mı gel­me­di. Ağar’ın ki de bu­na ben­ze­ye­bi­lir mi?
AKP’nin faz­la bir ge­liş­me kay­de­de­me­di­ği alan­lar­dan bi­ri bu. Kürt ya da Gü­ney­do­ğu so­ru­nu, Cum­hu­ri­yet’in ilk yıl­la­rın­da ol­du­ğu gi­bi son 20 yıl­dır da Tür­ki­ye’nin en bü­yük so­ru­nu ni­te­li­ğin­de. Önü­müz­de­ki yıl­lar­da da öy­le ol­ma­ya de­vam ede­cek gi­bi gö­rü­nü­yor. Tür­ki­ye’nin önü­nü tı­ka­yan, ge­li­şi­mi­ni ya­vaş­la­tan, umut­la­rı­nı kı­ran ve da­ha önem­li­si ya­kın bir ge­le­cek­te çö­zü­mü gö­rün­me­yen bir so­run bu.
AKP bu ko­nu­da geç­mi­şe iliş­kin ba­gaj­la­rı ol­ma­dı­ğı için ra­hat ha­re­ket ede­bi­le­cek bir nok­ta­da; ama Tür­ki­ye’nin de­mok­ra­tik­leş­me dü­ze­yi bu­nu bir par­ti­nin tek ba­şı­na çö­ze­bil­me­si­ne im­kan ver­mi­yor. Bu­nun için An­ka­ra’da­ki bü­tün il­gi­li dev­let ku­rum­la­rı­nın ve si­ya­si par­ti­le­rin or­tak bir çiz­gi­de bu­luş­ma­sı ge­re­ki­yor. Kal­dı ki, Öca­lan’ın İm­ra­lı’dan ver­di­ği me­saj­la­ra ve çö­züm denince ne­yi kas­tet­ti­ği­ne ba­kın­ca bu me­se­le­de çö­zü­mün de pek ya­kın ol­ma­dı­ğı gö­rü­lü­yor. Mev­cut du­rum Tür­ki­ye için önem­li risk­ler ba­rın­dı­rı­yor. Irak par­ça­lan­ma sü­re­cin­de ve sü­re­cin ne­re­de du­ra­ca­ğı bel­li de­ğil. Böy­le bir or­tam­da Kürt so­ru­nu­nu çö­ze­bil­mek ve bu so­run üze­rin­de ko­nu­şa­bil­mek o ka­dar ko­lay de­ğil. Ben AKP’nin bu ko­nu­da­ki sav­rul­ma­la­rı­nı bi­raz bu­na bağ­lı­yo­rum.
 
Tür­ki­ye’de 2002 ile baş­la­dı­ğı­nı id­di­a et­ti­ği­niz dö­nü­şüm sü­re­cin­den mu­ha­le­fet ne öl­çü­de et­ki­len­di? Mu­ha­le­fet yap­ma bi­çi­min­de bir de­ği­şim ol­du mu siz­ce?
DYP dı­şın­da­ki par­ti­le­rin pek et­ki­len­dik­le­ri söy­le­ne­mez. Es­ki­den si­ya­si par­ti­ler din-iman ede­bi­ya­tıy­la halk­tan oy top­lar­dı, bu­gün­ler­de de va­tan-mil­let söy­le­mi ön plan­da. Oy­sa halk, Tür­ki­ye’de kav­ga­nın va­ta­nı­nı, mil­le­ti­ni se­ven­ler­le sev­me­yen­ler ara­sın­da ol­ma­dı­ğı­nı ar­tık an­la­mış du­rum­da.
Tek tek par­ti­ler ba­zın­da ba­kar­sak, hem dev­le­ti kur­muş hem dev­let ta­ra­fın­dan ku­rul­muş bir par­ti ola­rak CHP’nin, dev­le­ti hal­ka kar­şı ko­ru­mak gi­bi ab­sürd bir si­ya­si çiz­gi­si ol­du­ğu gö­rü­lü­yor. Ece­vit’e “bu par­tiy­le ol­maz” de­dir­ten de Er­tuğ­rul Gü­nay’ı par­ti­de ne­fes ala­maz ha­le ge­ti­ren de bu çiz­giy­di. Do­la­yı­sıy­la ben CHP’de­ki so­ru­nun De­niz Bay­kal’ın şah­sın­dan kay­nak­lan­dı­ğı­nı dü­şün­mü­yo­rum. Dün­ya­da ve Tür­ki­ye’de halk kit­le­le­ri si­ya­set­te gi­de­rek da­ha faz­la be­lir­le­yi­ci ol­duk­ça, CHP’nin bu yak­la­şı­mı da­ha da ar­ka­ik­le­şe­cek ve CHP gi­de­rek mar­ji­nal bir par­ti ha­li­ne dö­nü­şe­cek gi­bi ge­li­yor ba­na.
CHP, ta­rih­ten ge­len bu öz­rü­ne rağ­men, ken­di­si­ni kit­le­le­re ‘sol’ di­ye ta­nıt­ma­yı ba­şar­dı. Tür­ki­ye’de­ki sağ-sol ta­ri­fin­de­ki tra­jik yan­lı­şın bir te­za­hü­rüy­dü bu. Bun­dan son­ra bu yan­lış­ta ıs­ra­rın da ar­tık müm­kün ola­ca­ğı­nı zan­net­mi­yo­rum; zi­ra Tür­ki­ye’de bu ko­nu­da­ki kav­ram kar­ga­şa­sı da ya­vaş ya­vaş da­ğı­lı­yor. Tür­ki­ye gi­de­rek da­ha yük­sek bir ses­le “CHP’nin sol­cu­lu­ğu­nu” tar­tı­şır ha­le gel­di. Ke­mal Ta­hir’in, İd­ris Kü­çü­kö­mer’in Tür­ki­ye’de sol dü­şün­ce­ye iliş­kin tes­pit­le­rin­den -Ece­vit’in bir dö­ne­mi ha­riç- Tür­ki­ye ne­re­dey­se hiç ya­rar­la­na­ma­dı. Ama o tes­pit­ler ora­da du­ru­yor. Er­tuğ­rul Gü­nay’ın bu­gün­ler­de Ke­mal Ta­hir ve İd­ris Kü­çü­kö­mer’den söz et­me­si bo­şu­na de­ğil.
 
Pe­ki, cum­hur­baş­kan­lı­ğı se­çi­miy­le il­gi­li ön­gö­rü­le­ri­niz var mı? Mev­cut se­nar­yo­la­rı na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz? Me­se­la Tay­yip Er­do­ğan cum­hur­baş­ka­nı olur­sa AKP’nin da­ğı­la­ca­ğı söy­le­ni­yor, siz bu­na ka­tı­lı­yor mu­su­nuz?
Ben cum­hur­baş­ka­nı­nı bu mec­li­sin se­çip se­çe­me­ye­ce­ği tar­tış­ma­la­rı­nı abes­le iş­ti­gal gö­rü­yo­rum. Ser­best se­çim­ler­le oluş­muş bir par­la­men­to ana­ya­sa ge­re­ği, ana­ya­sa­da be­lir­len­miş öl­çü­ler için­de za­ma­nı gel­di­ğin­de cum­hur­baş­ka­nı­nı se­çer. Ka­rar par­la­men­to­nun­dur. Pe­ki, Er­do­ğan cum­hur­baş­ka­nı ol­ma­lı mı? Ben­ce, ol­ma­ma­lı. 1991-2002 dö­ne­mi­ne, Özal-De­mi­rel, De­mi­rel-Çil­ler, Se­zer-Ece­vit çe­kiş­me­le­ri­ne ta­nık ol­duk. An­ka­ra’da­ki bu ge­ri­lim­ler, Tür­ki­ye’ye za­man ve ener­ji kay­bet­tir­di.
Er­do­ğan’ın Çan­ka­ya Köş­kü’ne çık­ma­sı ha­lin­de ora­da de­yim ye­rin­dey­se ra­hat du­ra­ca­ğı­na inan­mı­yo­rum. Bir sü­re son­ra baş­kan­lık sis­te­mi tar­tış­ma­la­rı­nı baş­la­ta­cak­tır; baş­ba­kan­lı­ğı sü­re­sin­ce mak­ro den­ge­ler­de ba­şa­rı gra­fi­ği çiz­di­ği için Çan­ka­ya’ya çık­tı­ğın­da hü­kü­me­tin ic­ra­at­la­rı­nı be­ğen­me­ye­cek, hat­ta mü­da­ha­le­ler­de bu­lu­na­cak­tır. Er­do­ğan’ın ka­rak­te­ri­nin de bu­na uy­gun ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum.
Bu­gün­kü Ab­dul­lah Gül-Tay­yip Er­do­ğan uyu­mu Çan­ka­ya-hü­kü­met iliş­ki­le­ri­ne de yan­sı­ya­cak­sa so­run yok. Gül, Er­do­ğan’ın top­lu­mun bir bö­lü­mün­de ka­bul gö­ren ka­riz­ma­sı­na, Er­do­ğan da Gül’ün uz­laş­ma­cı ki­şi­li­ği­ne ve so­ğuk­kan­lı­lı­ğı­na sa­hip de­ğil. Fark­lı özel­lik­le­ri olan bu iki­li kom­po­zis­yon, par­ti­nin po­li­ti­ka­la­rın­da as­lın­da umul­ma­dık bir den­ge de sağ­la­dı. Ama Er­do­ğan’ın cum­hur­baş­kan­lı­ğı du­ru­mun­da bu uyu­mun sü­re­bi­le­ce­ği­ne pek ih­ti­mal ver­mi­yo­rum. Gül, bil­di­ğim, ta­nı­ya­bil­di­ğim ka­da­rıy­la Er­do­ğan’ın ‘kuk­la­sı’ ola­cak bir ki­şi­lik de­ğil. Do­la­yı­sıy­la ken­di­si­ni ren­ci­de et­tir­mez. Eğer bir cum­hur­baş­ka­nı-baş­ba­kan kav­ga­sı baş­lar­sa, Er­do­ğan’ın AKP için­de­ki gü­cü dik­ka­te alın­dı­ğın­da, par­ti­nin çok bü­yük sı­kın­tı­la­ra gi­re­bi­le­ce­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum. Gül, dı­şiş­le­ri ba­kan­lı­ğı­nı ba­şa­rıy­la yü­rü­te­bil­miş, so­ğuk­kan­lı, den­ge­li, uz­laş­ma­cı bir ki­şi­lik. Cum­hur­baş­kan­lı­ğı ma­ka­mı­nı da­ha iyi ta­şı­ya­bi­le­cek bi­ri. Ben­ce Tür­ki­ye için bu­gün­ler­de ko­nu­şu­lan for­mü­lün tam ter­si, ya­ni Cum­hur­baş­ka­nı Ab­dul­lah Gül-Baş­ba­kan Tay­yip Er­do­ğan for­mü­lü da­ha sağ­lık­lı.
 
Çok te­şek­kür ede­riz.

Paylaş Tavsiye Et