Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (October 2004) > Dünya Ekonomi > Immobiliare: Finans kapitalin yükselişi
Dünya Ekonomi
Immobiliare: Finans kapitalin yükselişi
Lokman Gündüz
ARTIK 1970’lerin sonudur. Dünya değişmiştir. Corleone ailesinin lideri Michael da yeni arayışlara girmiştir. Amacı ailesini kirli işlerden uzak tutmaktır. Bunun için Katolik Kilisesinin finans işleriyle ilgilenen Immobiliare şirketiyle anlaşmak ister. Ne var ki bu yasal şirket gerçekte bildik mafyadan bile daha tehlikelidir. Finans dünyasına yön vermekte ve gizli bir çete tarafından yönetilmektedir. Çetenin kolları finanstan politikaya ve hatta kiliseye kadar uzanmaktadır. Meşru olmak için çaba sarf eden Corleone ailesi farkında olmadan bu yeni nesil mafyanın yoluna çıkmıştır.
Coppola’nın ünlü “Baba” üçlemesinin sonuncusunda (Godfather III) olaylar bu iki çete arasındaki rekabet etrafında gelişir. Immobiliare’nin gerçek yüzünü keşfeden Don Corleone (Michael) önce çok şaşırır. Ama şirketin finansal işler sorumlusu Lucchesi ona ilişkiyi şöyle açıklar: “Finans bir silahtır. Siyaset ise tetiği ne zaman çekeceğini bilmektir. Immobiliare yeni dünyanın yükselen şirketidir ve değişen dünyaya uyum ancak kabuk değiştirmekle mümkündür.”
Gerçekten 1970’lerden sonra çok şey değişti; başta iş yapış şekilleri ve para kazanma yöntemleri olmak üzere. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası para düzeni (Bretton Woods sistemi) 70’lerin başlarında çöktü. Sabit kur sisteminden vazgeçildi ve yeni dönemde döviz kurları serbestçe dalgalanmaya bırakıldı. Sermaye kontrolleri de zamanla ortadan kaldırılınca, uluslararası sermaye hareketleri hızla arttı. Finans kapital de denen uluslararası sermaye böylece dış ticaretten bağımsız olarak çoğalmaya başladı. Küreselleşme denildiğinde üretim faktörleri içerisinde sermaye/finans boyutunun en fazla göze çarpması bu anlamda tesadüfi değildi. Yeni “değersiz” dünya düzeninin belirsiz yapısında kısa vadeli kâr peşinde koşmak temel amaç oldu. Bu kolay parayı ancak uluslararası (küresel) finansal piyasalar sağlayabilmekteydi. Zira imalat gibi temel sektörlerdeki kâr marjları, artan rekabetle birlikte azaldı ve sermaye de bu yüzden yeni ve yüksek kâr marjı arayışına girdi. Bu aynı zamanda ABD’nin birçok alanda rekabetçi üstünlüğünü kaybettiğini ve ardından yeni üstünlüğü finans kapitalde bulduğunu gösteriyordu.
Yeni uluslararası düzen, gücünü uluslararası sermaye hareketlerinden alıyor. Yani durum, Bretton Woods sisteminin tam tersini ifade ediyor. Eski düzenin kurucuları için spekülatif sermayenin başı boş bırakılmasından daha kötü bir şey yoktu. 1997 Mayısına gelindiğinde bir Bretton Woods yapımı olan İMF, sermaye hesabının serbestleştirilmesini destekleyen bir görev ve sorumluluğu, neredeyse kuruluş kanununa eklemek üzereydi. Ancak Asya Krizi’nin ardından spekülatif sermaye hareketlerinin olumsuz etkilerinin gündeme gelmesi ve başta Malezya olmak üzere sermaye kontrollerinin başarıya ulaşması İMF’nin bu tavrını yumuşattı. Diğer taraftan, özellikle ABD’nin ulusal çıkarları halen sermaye hareketlerindeki serbestiyetin korunmasını ve artırılmasını gerekli kılıyor.
Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, ticaretin serbestleşmesiyle eş tutuluyor ve meşruiyeti de buna dayandırılıyor. Halbuki bu iddia hem teorik, hem de ampirik olarak doğru değildir. Öncelikle sermaye serbestisinin kaynakların etkin ve optimum tahsisine yol açtığı varsayımı şimdilerde geçerliliği çok daha fazla tartışılan etkin piyasa ve rasyonel beklentiler hipotezine dayanıyor. Tarihi tecrübeler de istikrarsızlığın finansal piyasaların doğasında olduğunu gösteriyor. Çünkü heterojen piyasa aktörleri zorunlu olarak beklentilerini gelecekle ilgili belirsiz bilgilere ve birbirlerinin bilgiye karşı verecekleri reaksiyonlara dayalı olarak oluşturuyor.
Finansal piyasaların küreselleşmesi ulus devletleri kendi içlerinde istikrarı sağlayabilecekleri mekanizmalardan da mahrum bıraktı. Politika aracı olarak kullanabilecekleri enstrümanlar azaldı. Faiz oranı-döviz kuru-sermaye hareketleri üçgeninde sıkışan hükümetler, istikrar için döviz kurunu ya da faizi hedef olarak seçebiliyor. Sermaye hareketleri serbestiyeti artık olmazsa olmaz koşullardan biri haline geldi.
Ancak sermaye hareketlerinin ve döviz kurlarının serbest bırakıldığı günümüz sisteminin eskisinden daha üstün olduğu söylenemez. Örneğin; mevcut düzende dış ticaret dengesizliklerinin daha hızlı ve daha kolay düzeldiği kabul ediliyor. Ancak döviz piyasalarındaki işlem hacminin toplam ihracata oranının yıllar itibariyle artması, döviz işlemlerinin ticaretin finansmanından hızla uzaklaştığını gösteriyor. 1977’de 3,5 olan bu oran 1986’da 33,9’a 1998’de de 67,8’e kadar yükseldi. Döviz piyasalarının sanayileşmiş ülkeler de dahil olmak üzere çok dalgalandığı ve bunun da temelde finansal dinamiklerden kaynaklandığı biliniyor. Yine döviz piyasasındaki hareketlenmeyi motive eden kâr beklentileri gerçekte ihracat ve ithalatı dengede tutan kurdan uzaklaşıldığı ölçüde elde ediliyor. Mesela ABD’nin artan dış ticaret açığına rağmen reel ve nominal döviz kurları 1980’li yılların ilk yarısında artmaya devam etti. Müdahale ancak önde gelen beş ülkenin merkez bankalarının ortak hareketiyle gerçekleştirilebildi.
Mevcut düzende kuru korumak için daha fazla rezerve ihtiyaç duyuluyor. Döviz kurlarındaki dalgalanmadan ve kurlara yapılan spekülatif saldırılardan korunmak daha çok rezervle mümkün. Bu yüzdendir ki, günümüzde gelişmekte olan ülkeler dünyadaki resmi rezervlerin yarısına yakınını tutarken, küresel ticaretin sadece dörtte birini gerçekleştiriyor.
Serbest döviz kurlarının kısa vadeli spekülatif sermaye hareketlerini, yani sıcak parayı minimize ettiği de doğru değil. Dalgalı döviz kurlarının neden olduğu risk ve spekülasyon fırsatları sıcak paranın akmasına neden oluyor; sıcak para ise döviz kurundaki dalgalanmayı daha da artırarak bir kısır döngü oluşturuyor. Uluslararası Ödemeler Bankası’nın (BIS) 1998 rakamları döviz piyasasındaki yıllık işlem hacminin toplam resmi rezervlerin 240 katına ulaştığını; döviz piyasasındaki işlem hacminin %80’inden fazlasının da bir haftadan kısa vadeli işlemlerden oluştuğunu gösteriyor.
Dalgalı döviz kurlarının ve serbest sermaye hareketlerinin ekonomiye olan şokları absorbe ettiği ve “reel” döviz kuruna istikrar getirdiği de şüpheli. 1970’lerden itibaren hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde reel döviz kurlarındaki dalgalanmalar hızla arttı. Avrupalılar çözüm olarak hızlı adımlarla parasal birliğe geçerken, gelişmekte olan ülkelerde risk çok daha yüksek boyutlara ulaştı. Hızla artan uluslararası sermaye akımlarının paralelinde uzun dönem reel faiz oranları da yükseldi. Böylece hem yurtiçi, hem de yurtdışı yatırımlar olumsuz etkilendi. Başta çokuluslu şirketler olmak üzere birçok firmanın kâr merkezi finans departmanları çevresinde odaklandı. Firma gelirlerinin büyük bir kısmı faiz gelirlerinden oluşuyor. Ancak reel faiz oranlarının milli gelir artış hızından daha yüksek olması sürdürülebilir bir durum değil. Uzun vadede borç batağına saplanmaktan başka bir yol görünmüyor.
Finans kapitalin tehlikeli gidişatı kuşkusuz uzun bir süredir gündemde. Ancak çözümden şimdilik uzağız. Bretton Woods sistemi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından varılan bir anlaşmanın ürünüydü. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise henüz bir anlaşma yok. Çünkü eski aktörlerin çıkarları ve kapasiteleri değişti. Yeni aktörler de ortaya çıktı; tıpkı Baba filmlerinde olduğu gibi. Her hesaplaşmanın ardından bir barış dönemi oldu. Kazananın pastadan büyük payı aldığı ve hakim olduğu bir dönem. Ta ki yeni rakipler çıkıp, yeni bir hesaplaşma yapılıncaya kadar.

Paylaş Tavsiye Et