Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Toplum
Plaj adabı üzerinden “hayat tarzı” tartışması
Nazife Şişman
YAZ ayları boyunca medya gündem sıkıntısı çekmedi. Yeni açılan plajlar ve plajlara akın edip “vatandaş”ın huzurunu bozan “halk”, iç ve dış siyasî haberlerin de, ekonomi haberlerinin de önüne geçti. Ana haber bültenleri, giysileriyle ya da “türban”larıyla denize giren “halk”ın magazinsel görüntülerini sundu; köşe yazarları “hayat tarzı” üzerinden bir cedele girişti. Denize girme adabı üzerinden adeta bir “hayat tarzı” terörü estirildi. Böyle de olur muydu? Herkes yerini bilsindi. Ne işi vardı Ümraniyeli Hatçe Teyze’nin Caddebostan plajında? Plajları çimilecek yerler zannedenler, otoyol kenarlarındaki yeşilliklerde mangal yakanlar, pijamalarıyla piknik yapanlar, kısacası modern kentliliğin estetik ve adabına aykırı hareket edenler, kendilerine bir çeki düzen versinlerdi, yani yerlerini bilsinlerdi.
Sınıfsal bir zemine yaslanan bu estetik dayatmalar, aslında faşizan esintiler taşımaktadır. Çünkü Nazizmin toplumsal kirliliğe karşı sunduğu çözüm de, estetik bir çözümdü (Cynthia Oziok, 1984). Tuvalde resmin görüntüsünü bozan lekeyi bir fırça darbesiyle ortadan kaldırmaktan ibaretti bu çözüm. Genel görüntüyü bozanlar -bunlar Alman Nazileri için Yahudilerdi- bu görüntünün dışına atılmalı, uyumlu olmadığı düşünülen şeyler tasfiye edilmeliydi.
Aslında her toplumsal düzen, kendine özgü bir temiz/kirli ayrımı yapar. Ve bir şeyi kirli yapan husus, onun içsel niteliğinden ziyade bulunduğu konumdur. Z. Bauman, bazı etnik grupların, yabancıların nasıl ve hangi durumlarda “pis”, yani düzen bozucu, uygunsuz kabul edildiklerini anlatmak üzere, cilalanmış ayakkabı ve omlet örneklerini verir. Güzelce cilalanmış ayakkabı yemek masasına konursa pis olur; ancak ayakkabılığa dönünce eski temizliğine kavuşur. Yemek tabağında ağzınızı sulandıran bir omlet, yastığa döküldüğünde iğrenç bir leke olur.
Hatçe Teyze de gelir dağılımı adaletsizliği meselesini siyasal bir talebe dönüştürmediği, caddenin öte tarafındaki okulda kadro eksiği olmamasına rağmen kendi çocuğunun devam ettiği semt okulunun kadro eksiğinden ve bakımsızlığından şikâyet etmediği ve caddenin ötesindeki villalara temizlik için gittiği sürece, yani yerini bildiği sürece “münasebetsiz” değildir. Köyünden hiç gelmemiş olsa daha da bir elleri öpülesidir. Ama işvereninin güneşlenmek için gittiği plaja adım atması, onu estetik açıdan “kirli”ler grubuna sokar. Bu nedenle görüntüyü bozmaması için bertaraf edilmesi, yani yerinde kalmayı bilmesi, bilmiyorsa bildirilmesi gerekir.
...
Günümüzde insanları birbirinden farklı kılan, hayat tarzı seçimleri. Ama hayat tarzı seçimleri sadece dinî, kültürel, etnik ve siyasal duruş ve tavırlar ya da şartlar tarafından belirlenmiyor. Tüketim kültüründe ekonomik etken oldukça belirleyici bir rol oynuyor. Toplumsal sınıflaşma ekseni, yeterince tüketebilenler ve tüketemeyenler skalası üzerine oturuyor. Günümüz tüketim kültürü içinde kimliğin yerine artık hayat tarzı kullanılıyor ve bu terim bireyselliği, kendini ifade etmeyi ve üslupçu bir öz-bilinci çağrıştırıyor.
Peki, nedir bireyselliğin ve bu hayat tarzını oluşturan üslup duygusunun göstergeleri? Kişinin bedeni (bakım, fitness, anti-aging gibi uygulamalar var mı, yok mu), giysileri (modaya uygun mu değil mi, özgün adı altında herkes gibi mi), konuşması, boş zamanı kullanması (yılbaşında ailecek tombala mı oynuyor, yoksa “in” olan bir gece kulübünde yer mi ayırtıyor?), yiyecek ve içecek tercihleri (vejeteryan mı, kalorisi düşük yiyecekler mi yiyor, yoksa ucuz ama yüksek kalorili yiyecekler mi yiyor; suşi mi, yoksa kebap mı yiyor?), ev, otomobil, tatil seçimleri (Bodrum’a mı gidiyor, yoksa yeni açılan plajlarda elbiseyle denize mi giriyor?) ve benzerleri... İşte bunlardır bireyselliğin işaretleri.
Ama burada da sınıfsal bir yaklaşım var. Bazı hayat tarzları diğerlerine göre daha prestijli. Bazı markaları kullananlar, bazı mekanlara girebilenler, falanca marka arabayı kullananlar, hafta sonları çizgili pijamalarla pikniğe gitmek yerine jogging yaparak bedenine özen gösterenler, prestijli sınıftan.
Tüketim toplumunda seçme özgürlüğünü temin için gereken şeylere sahip olunduğu oranda bir bireysellik ve üslupçu bir öz-bilinç söz konusu. Peki, bu seçme özgürlüğünü temin eden şeylerin (ki bunlar büyük oranda ekonomik güce dayanır) kıt olduğu kimseler ne yapmalıdır? Onlar aynen omlet misali tavada ya da tabakta kalmalı, yerini şaşırıp yastığa ya da çarşaf üzerine dökülmemelidir.
Aslında bu, post-modern toplumun farklılıkla ilgili genel yaklaşımıyla da uyum içinde bir çözüm önerisidir. Zira post-modern toplum farklılığı hoş görür... Ama farklılık kendi bölgesinde kaldığı, yani “halk” plajları istila edip “vatandaş”ın denize girmesine engel olmadığı sürece.
...
Hayat tarzının estetik dayatmaları, modern kent yaşamı içinde dindarlıklarından vazgeçmek istemeyen Müslümanları da muhatap alıyor. Zira Batılı hayat tarzının biricikliği ve tartışılmazlığının hâkim olduğu bir modernleşme tecrübesi bizimkisi. Özellikle tesettür/türban üzerinden değerlendirildiğinde, bu estetik dayatmanın boyutları çok açık olarak görülebilir. Bu konu çoğu kişinin malûmu. Fakat üzerinde durulması gereken asıl mesele, bu hayat tarzı tabakalaşmasına, dindar Müslümanların nasıl tepki verdiği/uyum sağladığı.
Sadece tüketerek varolunabilen ve hayat tarzlarının tüketim eksenli olarak belirlendiği bir kültürde, “kirli”ler, “münasebetsizler” arasında yer almamak için gösterilen çabalar, dindar insanları da tüketim sarmalının içine atıyor. Böylece İslamî camiada pek çok kişi, kendisine mahrumiyetten imkâna açılan bir hayat hikâyesi inşa etmeye çalışırken, farklılık politikalarının caiz gördüğü “hayat tarzı” ile “sünnet” arasındaki makasın açıldığının pek farkına varmıyor.

Paylaş Tavsiye Et