Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
Müslüman kimliğin Avrupalı geleceği
Yücel Bulut
AB KONSEYİ, 17 Aralık’ta Türkiye ile müzakerelere başlama kararı aldı. Karar, ülkede sevinçle karşılandı ve teknik anlamda başarılı bir performans sergileyen AK Parti liderleri, özellikle partililer tarafından coşkuyla karşılandı. Başbakan Erdoğan, görüşmeler öncesinde, ısrarla, AB’nin Hıristiyan Kulübü olup olmamasının turnusol kağıdı olarak, Avrupalı liderlerin, Türkiye’ye tam üyeliğe yönelik müzakere tarihi verip vermemelerini göstermişti. Bugün müzakere tarihi alındığına göre, bundan, AB’nin bir “Hıristiyan Kulübü” olmadığını sonucunu mu çıkarmamız gerekiyor? Aslında sorulması gereken daha trajik bir soru var: Türkiye’nin hangi özelliği, dahil edilip edilmemesine bağlı olarak AB’nin bir Hıristiyan kulüp olup olmadığını belirliyor? Anayasamızın 2. maddesindeki “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir” ifadelerindeki özellikleri nedeniyle mi? Başbakan’ın sözlerindeki kastın bunlar olmadığı çok açık. Bu durumda ise, siyasetteki referans noktalarının ‘İslam’ olmadığını dile getiren bir siyasî partinin dinî sembollerin yer aldığı bir retoriği kullanması, üzerinde düşünülmeye değer bir soru olarak karşımıza çıkıyor.
Birçok araştırmacımız ve yazarımız, AB’nin Katolik Hıristiyanlık temelli bir birlik olduğunu iddia ediyor. Hatta AB’nin, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun sınırlarını hedeflediği belirtiliyor. Papa’nın 9 Kasım 1982’de yaptığı konuşmada da bu ortak inanç açıkça ortaya konuyordu: “(....) Avrupa Birliği, Hıristiyanlık olmadan anlaşılamaz. Avrupa kıtası, medeniyetinin olgunlaşmasını sağlayan ortak köklerini Hıristiyanlıkta bulmaktadır. (....) Hıristiyan inancı, Avrupa kültür kimliğinin önemli bir unsurudur.”
Hıristiyan-Yahudi dünyasının İslam’la ilişkilerini anlamak açısından ise, iki olay çok çarpıcıdır: Birincisi Hıristiyan Avrupa’nın İslam Dünyası’na yönelik giriştiği Haçlı Seferleri’dir. İkincisi de, bazı Batılı tarihçiler tarafından bu seferlerin bir devamı olarak da değerlendirilen İspanya’dan İslam mirasının kazınıp atılması anlamını taşıyan reconquista siyasetidir. Bunlara sembolik değeri çok yüksek olan bir üçüncü olayı daha ekleyebiliriz: Kudüs, Batı dünyası için öylesine birleştirici bir semboldür ki, Mehmet Akif’in şahit olduğu bir olay bu gerçeği çok güzel anlatır. Mehmet Akif, bir görevle Berlin’de bulunduğu sırada, Kudüs’ün İtilaf orduları tarafından işgal edildiği haberini alan Alman halkı, İngiliz ve Fransızlarla savaşta olmasına karşın, bu işgali büyük sevinçle karşılar. Avrupa devletlerinin her birinin ayrı ulusal çıkarları olmasına ve hatta bu çıkarlar uğruna birbiriyle savaşmalarına rağmen, Hıristiyanlık ortak mirası bütün bu farklılıkları ortadan kaldırabilmektedir.
Osmanlı Devleti’nin tüm bir 19. yüzyıl boyunca uyguladığı iç ve dış politikaları, bir devlet tercihi ve siyaseti olarak kabul edilmiş olan, Batı devletler hukuku sistemine dahil olmak ve buna uygun olarak da, devlet mekanizmasını yeniden şekillendirmek düşüncesinin belirlediğini söylemek sanırım abartı olmaz. III. Selim, özellikle de II. Mahmut döneminden itibaren her alanda -zaman geçtikçe daha da kontrolden çıkarak- yaşadık bu sıkıntılı dönüşümü. Bugün yaşananlarla, bu sürecin bir başka safhasına geçtiğimiz ortadadır. Genel olarak toplum, başlangıcından itibaren Batılılaşma politikalarına karşıt bir duruş içerisinde oldu. II. Mahmud’un “gavur padişah” olarak tavsif edilmesi, meşhur bir yazarımızın çokça baskı yapan kitabının adının Batılılaşma İhaneti olması, geçmişte AB’nin “Hıristiyan kulübü” olarak adlandırması bu karşıt duruşun sembolik ifadeleridir. Bunlara, anti-emperyalist temelli karşı çıkışları da ekleyebiliriz. Bugün ise, tüm bu değerlendirmelerin epeyce cılızlaştığını, hatta bu değerlendirmelerin, bizzat o kanaatlerin geçmişteki sahipleri tarafından mizahî olarak dile getirilmesiyle karşılaşıyoruz.
AB ile ilişkiler sürecindeki en göze çarpıcı husus, toplumsal değerlerimizin geleceği açısından meselenin ne tür sonuçlar doğuracağının tartışılmayışıdır. Tartışma gündeminin konularını hatırlayalım: Reel politik açısından ABD karşısında bir denge unsuru olarak AB’nin işlevsel olacağı; AB’ye girildiğinde ülkenin ekonomik refahının artacağı; AB üzerinden ülkedeki özgürlük ve hak ihlallerini gerçekleştiren kesimlerin terbiye edileceği vs… Tek tek ele alındığında, bu maddelerin her birine ilişkin yığınla gerekçe sunulabilir; üstelik bunların birçoğunda haklılık payları da bulunabilir. Ancak, tüm bu maddelerin öncelikle bugünü kurtarmakla alakalı oldukları gerçeğini de atlamamalıyız. Dolayısıyla, ihtiyaç duyulan tartışma, gelecekle alakalıdır.
Tartışılması gereken, aslında, bu toprakların ve bu toprakların temsil ettiği -tüm dünyanın kurtuluşu olduğunu sıklıkla tekrarlayadurduğumuz- değerlerin geleceği olmalı değil miydi? Bu dengeleme ve zaman kazanmaya yönelik politikaların sonu nereye varacaktır? Hele hele önümüzde Osmanlı Devleti’nin yaşadığı bunca tecrübe varken. Bir İslam toprağı olarak Türkiye’yi, ISO standartlarına kavuşturulması hedeflenen ticarî bir şirket seviyesine indirgemek sağlıklı bir mantığın ürünü olabilir mi? Bir medeniyet olarak varlığımız tehlikeye girmiş iken, sorunlarımızı bireysel özgürlükler düzeyine indirgemek ne ölçüde açıklayıcıdır? Yaşadığımız sıkıntıların oluşmasında, kendi hatalarımız elbette var. Hem de hiç azımsanmayacak denli çok. Fakat bütün bunlara rağmen, tüm sorunlarımızın baş müsebbibi olanları ‘kurtarıcı’ olarak selamlamak ve karşılarında diz çökmek de neyin nesi oluyor? Toplum ve medeniyet olarak, sorunlarımızı bu şekilde çözeceğimizi mi sanıyoruz? Bu; sorunlarımızı çözmek değil, tersine, sorunlarımızı ertelemektir. Dahası, kurtuluşumuzu, bizim sorunlarımızın çözülmesiyle zerre kadar ilgilenmeyen, tam tersine, sorunlarımızın katmerleşmesini bir siyaset olarak benimseyenlere ihale etme tavrıdır. İlave olarak da, sorunlarımızı ve kaynağını, hâlâ anlayamadığımızın ispatıdır.
İslam Dünyası’nın son birkaç yüzyılı, tarihimiz açısından, “basiretsizlikler çağı” olarak adlandırılmayı hak edecek özellikler gösteriyor. Bu döneme “pişmanlıklar ve sızlanışlar çağı” yakıştırması da yapılabilir aslında. Söylediklerimize yığınla örnek vermek mümkün. Bir örnek olarak, Hasan Kayalı’nın Jön Türkler ve Araplar adlı çalışmasında yaptığı çarpıcı bir alıntı, bu dediğimizi daha da açıklayıcı niteliktedir: 1916 Arap İsyanı sonrasında, Orta Doğu’nun parçalanıp bölgede Siyonistler için bir “ulusal yurt” bağışlanacağının fark edilmesi üzerine, Filistin Meclisleri Yüksek Komitesi, Kudüs’teki Amerikan temsilcisine şunları yazmış: “Zayıf Arap milletinin parçalanması için çalışan en büyük düşman sanılan Türkiye, bizi bu yavaş ölüme mahkum edecek kadar zalimleşmemişti. O halde, Yakın Doğu’daki zaferlerine Arapların yapmış olduğu katkıyı kabul eden dostumuz Müttefikler, nasıl olur da böyle bir cezaya mahkum edilmemize göz yumarlar? Eğer Türkiye’ye karşı baş kaldırdıysak, bu sadece haklarımızı öne sürmek içindi ve ittifakımızın ülkemizi böleceğini ve ardından da sömürgeleştirileceğini önceden görebilseydik, Türklere karşı husumetimizi ilan etmezdik.” Kıssadan hisse: Batılı süper güçlerle kimi zaman paralelliğe düştüğümüz anlar ve durumlar olabilir; ancak onların neticede hep bizim aleyhimize olan daimî bir planları vardır.
Rauf Denktaş, Kıbrıs’taki referandum sürecinde yaptığı bir konuşmada, yüzyıl başında kendilerinin Batılı devletler tarafından ‘Türk’ değil, ‘İslam/Müslüman’ olarak adlandırılmalarından şikayet ediyor ve yaptıkları mücadele neticesinde bugün bir ‘Türk’ kimliğini tüm dünyaya kabul ettirdiklerinden söz ediyordu. Denktaş’ın bu ifadeleri, aslında, Kıbrıs’ta toplum düzeyinde yaşanan çözülmenin sebebi olarak kabul edilmeli ve Türkiye için de örnek alınmalıdır. AB sürecinde de, Türkiye’de yaşananlar pek farklı gözükmüyor. Uzun yıllardır Türkiye’de uygulanan politikalar, netice itibariyle, toplumun İslam’la ve doğal olarak da tarihle olan bağlarını oldukça zayıflatmış durumda. 17 Aralık sürecinde yaşananlar ve dile getirilen ifadeler de, siyaset düzeyinde çok daha önceleri gerçekleşen bu kopuşun, toplum düzeyinde de hızla yaygınlaştığı gerçeğini doğruluyor gibi. Bu da, -sıklıkla referanslarının ‘İslam’ olmadığını vurgulayan siyasilerimizin politika yaparken en fazla kullandıkları- Müslüman bir ülke ve vatan olarak Türkiye’nin geleceğini bekleyen en büyük tehlikedir. Bu, aynı zamanda, insanlığın kurtuluşu açısından da son derece önemli bir fırsatın kaybedilmesi anlamına gelecektir. Bundan sonraki süreç; bu anlamda, hem siyasî, hem de toplum düzeyinde ciddi ve gayretli uğraşları gerekli kılıyor. Fakat özellikle toplumun, aktif bir özne olarak ortaya çıkması ve kendisini hatırlatması gerekiyor.

Paylaş Tavsiye Et