Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
İdeallere gömülü, kimliklere dayalı çıkarlar: Amerikan dış politikası ve BOP
İsmail Yaylacı
AMERİKAN dış politikasının Birinci ve İkinci Körfez Savaşı’nda aldığı pozisyonların karşılaştırılması bizi, Soğuk Savaş’ın bitişiyle beraber ABD’nin liberal bir uluslararasıcılıktan, realist bir tek taraflılığa kaydığı yönünde bir yargıya ulaştırmaktadır. Yaklaşık on yıldır mutfakta olan, fakat servise sunulmak için 11 Eylül gibi bir konjonktüre ihtiyaç duyan Büyük Orta Doğu Projesi de, bu tek taraflılığın bir ürünü olarak, son yirmi yılda palazlanan neocon ideolojinin takipçileri tarafından geliştirilmiş bir inisiyatiftir. Fakat yine de, genel olarak liberal idealizmin realist pragmatizme meşrulaştırma aracı olarak eklemlendiği bir çizgide seyreden Amerikan dış politikasıyla, zihniyet planında bir süreklilik içerisinde değerlendirilebilir.
Amerikan dış politikasının kurucu temeli olan Monroe Doktrini (1823), Avrupa emperyalizmi ve kolonyalizmine karşı tavır alarak liberal değerlere bağlılık üzerinden bir dış politika kimliği oluştururken, aslında ABD’yi kıtanın hakimi ve kıtanın batı yakasını da ABD’nin arka bahçesi olarak pozisyonlandırmış oluyordu. Monroe Doktrini, 1840’lara gelindiğinde J. Tyler ve J. Polk, 1900’lerin başında ise T. Roosevelt gibi başkanların elinde emperyal yayılmacılığın meşrulaştırıcı aracı oldu. Yine bu yıllarda “Manifest Destiny” kavramı kıta içi yayılmacılığın ırkçı ve aydınlanmacı zemini haline geldi. Bu kavram çerçevesinde kullanılan argümanlar, ilginç bir şekilde günümüzde Başkan Bush’un Orta Doğu’dan bahsederken kullandığı metafizik argümanlarla örtüşmektedir: “Amerika’nın kaderi insan özgürlüğü, medeniyet ve ilerlemeye sabitlenmiştir. Amerika, Tanrı tarafından düşük ırkları medenileştirmek için seçilmiştir.”
19’uncu yüzyılın sonunda benimsenen “Açık Kapı Politikası” çerçevesinde liberal özgürlüklerin önemli bir parçası olan ticaret rejimi serbestliği; ABD’nin, Çin ve genel olarak Pasifik üzerindeki etki alanını genişletme stratejisinin önemli bir aracı olarak kullanıldı. Senatör T. H. Benton’un (1846) ifadesiyle; “ticaret en büyük medenileştiriciydi” ve tarihin Amerikan beyaz ırkına verdiği bir sorumluluktu. Bu metafizik argümanlar aslında Amerikan diplomasisinin genel bir amacına hizmet ediyordu: “Kolonyal yükler altına girmeden ekonomik kazançlar elde etmek”.
Ticareti, “Tanrı’nın diplomasisi” olarak gören bu anlayış, emperyal gücünü de ticaret üzerinden hissettirecek ve pekiştirecekti. 1898’de ABD Başkanı W. McKinley, İspanya’yla Küba hakimiyeti için savaşa giderken, bütün Pasifik’e yönelik “iyi niyetli asimilasyon” politikası benimsediklerini söylemişti. T. Roosevelt, Monroe Doktrini’ni silahlı güce ve doğrudan müdahaleye müsaade edecek şekilde yeniden düzenledi. Geliştirdiği ‘Gambot Diplomasisi’nde “yumuşak konuş ve büyük bir sopa taşı!” sloganıyla, ilerleme ideali adına militan, saldırgan bir dış politikanın öncülüğünü yaptı. Liberal uluslararasıcılığın ve kozmopolitanizmin öncü uygulayıcılarından W. Wilson’un self-determinasyon şampiyonluğu ise, Avrupa İmparatorluklarını bölmek ve ulus-devletler şeklinde kapitalizme daha uygun pazarlar haline getirmek amacına hizmet etti. Soğuk Savaş’ın çevreleme stratejisinde de çevrelenen totaliter, baskıcı, obskürantist (gerici), refah düşmanı; çevreleyen ise haklar, özgürlükler ve refah savunucusu olarak propaganda edilerek ‘yüksek politika’ çıkarları korundu.
Bugün karşımızda duran BOP, ABD’nin tarihi boyunca yaptığı gibi liberal ideallerin içine gömdüğü ulusal çıkarlarının, güç maksimizasyonu arayışının bir ifadesidir. Bir anlamda John Ruggie’nin savaş sonrası kurulan uluslararası ekonomi-politik sistemi tarif ederken kullandığı “gömülü (embedded) liberalizm” kavramını tersyüz ederek, Amerika’nın BOP girişiminin liberal kabuğunun içerisinde ‘gömülü bir realizm’ bulunduğunu söyleyebiliriz. Girişim, ilk bakışta liberal gelenekten Bruce Russett’ın “Demokratik Barış” tezinin projelendirilmesi gibi gözükmekte. Bölge ülkelerinde demokratikleşme sürecinin olgunlaşmasını, yani demokratik değerlerin ve kurumların yerleşmesini barışçıl bir uluslararası sistemin inşası için reçete olarak sunmakta. Nitekim Başkan Bush, BOP’u anlattığı bir konuşmasında 1970’ten 2000’e dünya üzerindeki demokratik yönetimlerin sayısının 40’tan 120’ye çıkmasını dünya barışının temelinde yatan sebep olarak göstermişti. Fakat BOP çerçevesinde, özellikle Irak’ta takip edilen dış politika, M. W. Doyle’un üçlü sınıflandırması açısından bakarsak, pasifist ve uluslararasıcı değil; ‘Machiavelli’ci cumhuriyetçilik çizgisinde takip eden “liberal emperyalist” bir dış politikadır. Dolayısıyla buradaki liberal içerik, bir anlamda realist çıkar ve güç arayışının vitrini ve taşıyıcısı durumundadır.
Uluslararası ilişkiler teorilerinden konstrüktivizmin (sosyal-kurguculuk) kavramsal çerçevesiyle söylersek; BOP, Amerikan toplumunda hakim liberal değerlerin, bir sosyal irade ve kimlik şeklinde, realist çıkarlarla karşılıklı etkileşime geçmesiyle husule gelmiştir. Proje, muhtevası itibarıyla Amerikan toplumunda sosyolojik olarak inşa edilmiş liberal, ilerlemeci kimlikle örtüşürken, diğer taraftan da İslam dünyasından çıkacak göç ve terör (!) dalgasını engellemek, bölgeyi uluslararası ticarî ve finansal sisteme entegre ederek pazarı genişletmek ve hatta AB’yi ve Rusya’yı çevrelemek gibi somut çıkarları da bu kimlik üzerinden takip etmiş olmaktadır. Böylece ABD, Soğuk Savaş döneminde müzakere ettiği kimliğini BOP çerçevesinde yeniden üretmiş ve çıkarlarını bu kimlik üzerine inşa etmiş olmaktadır.
Projedeki ‘sivil toplum’ vurgusu, Amerikan emperyal genişlemesinin ve hegemonyasının Orta Doğu’da, J. Ikenberry ve C. Kupchan’ın bahsettiği anlamda sosyalleştirilme çabası olarak algılanabilir. Hegemonya, ‘rıza’ ve ‘zor’u beraberce kullanarak itaati sağlar. Gramsci, hegemonya kavramıyla hem meşrulaştırma, hem de zora başvurma bakımından gücün nasıl kabullenildiğini incelerken, burjuva hegemonyasının sivil toplumda içkin olduğunu, böylelikle burjuvazinin devleti bizzat yönetmesine gerek kalmadığını söylüyordu. BOP çerçevesinde ABD’nin, kendisinin finanse ederek güdümüne aldığı bir sivil toplum sayesinde hegemonya kurmak, yani T. Roosevelt’in Gambot Diplomasisi’nde olduğu gibi hem kaba güç kullanmak (Irak’taki gibi), hem de toplumsal düzeyde bu gücünü meşrulaştırmak istediğini ve bu sayede 1890’ların Açık Kapı Politikası’nda olduğu gibi, kolonyal zahmetlerin altına girmeden bölge ülkelerini kendi dümen suyuna alabilmeyi planladığını söyleyebiliriz.
Sonuç olarak; ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik girişimi, Amerikan dış politikasının son iki asırlık süreçte takip ettiği ve liberal idealler etrafında tanımladığı kimlikler üzerinden ulusal çıkarlarını aradığı üslubuyla süreklilik arz etmektedir. Türkiye’nin ise, tarihî dış politika refleksi ile bir büyük gücün yanına sokularak BOP’un altına imza mı atacağı, yoksa tarihî bir sıçrama yaparak kuracağı çok yönlü karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin sağlayacağı güvene yaslanıp, her türlü inisiyatife karşı kendi tavrını savunabilmeyi mümkün kılacak bir otonomi mi kazanacağı sorusu, hayatî bir soru olarak karşımızda durmaktadır.

Paylaş Tavsiye Et