Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Kapak
Laiklik, darbecilik ve toplumsal değişim
A. Kemal Bersay
YAKIN zamanda yaşanan iki olay devlet-vatandaş ilişkileri, Cumhuriyet’in sorunlu tarihi, modern kamusal alanın temel karakteri, kimlik ve aidiyet konuları gibi toplum olarak çözemediğimiz ana sorunlarımızı anlamaya yarayacak ipuçları sunuyor. Bu olaylardan birincisi, gündemde hâlâ sıcaklığını koruyan “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı,” diğeri ise Başbakan Erdoğan’ın geçmişte farklı etnik kimliklere yapılmış muameleleri “faşizan bir yaklaşım” olarak nitelemesinin başlattığı tartışma.
Her iki olay da “devlet”in -bir kesiminin- halkın büyük bir kesimine ve onun temsilcilerine nasıl baktığının çarpıcı örneklerini sunuyor. Hatırlanacağı gibi ilk olayda “belge”nin sahte olabileceği ihtimali üzerinden darbe girişimi sulandırılmaya çalışılmış, ikinci olayda ise ülkenin laik ve sosyal demokrat muhalefet partisinin sözcüleri, Başbakan’ı ülkenin tarihine sahip çıkmamakla, yani “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışına uymamakla itham etmişlerdi. Bu iki olay bağlamında, Başbakan Erdoğan ve Fethullah Gülen’in temsil ettiği (varsayılan) halk kesimleri ile bürokratik elit ve toplumun küçük bir bölümünü oluşturan “laik kesim” arasındaki ilişkilerin sosyolojisini anlamamıza imkân veren bir durum söz konusu.
 
Cumhuriyet ve Sünni İslam
Türkiye’de liberal aydınların Kemalizm eleştirisi yaparken her fırsatta dile getirmekten çok hoşlandıkları bir iddia var: Cumhuriyet’in tek parti dönemi ve sonrasında, ulus-devlet yapısına uygun homojen bir toplum oluşturulmaya çalışılırken, Türk kimliğinin temeli olarak Sünni İslam seçilmişti. Yani Kemalizm, Sünni Müslümanları kayırmıştı. Bu iddianın bir uzantısı da -ki daha ziyade sol eğilimli yazar-çizerlerde görülür- 12 Eylül rejiminin “Yeşil Kuşak” projesinin bir parçası olarak Sünni İslam’ı hâkim kılmaya çalıştığı anlayışıdır. Ancak bu iddiaların her ikisi de indirgemeci ve mesnetsizdir.
Biliyoruz ki Cumhuriyet kurulurken Türkiye’de toplumun çoğunluğunu oluşturan -Türk ve Kürt- Sünni Müslümanların hakları kısıtlanmıştı. Hatta onların durumu gayrimüslim azınlıklarınkinden bile daha kötüydü. Bunu görmek için Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu metinlerinden Lozan Antlaşması’na ve
-1928’de kesin halini alan değişikliklerden sonraki- 1924 Anayasası’na bir göz atmak yeterli olur. Elbette uygulamada gayrimüslimler ve Alevilere de çokça ayrımcılık yapıldı; fakat bu ayrımcılığın ve haksızlıkların kaynağı Sünni İslam’ı temel alan bir devlet politikası değildi. Zira Sünni İslam’ın kendisi de bu haksızlıklardan payını fazlasıyla almıştı ve hâlâ da almaya devam ediyor.
Zihnini dar ideolojik kalıpların cenderesinden biraz olsun kurtarabilmiş herkesin teslim ettiği bir gerçek var: Geçmişte olduğu gibi bugün de Türkiye’de kültürün ana damarını Müslümanlık teşkil ve temsil ediyor. Her ne kadar yaklaşık yüz yıldır dindarlar siyasi haklarından büyük ölçüde mahrum bırakılmışlarsa da kültürel alanda durum değişmemiştir. Yani (Sünni) İslam her daim Türkiye’de kültürün ana taşıyıcısı olmuştur. Dolayısıyla bu kültürü inkişaf ettirecek siyasi hareketin dindarlar arasından çıkmasında şaşılacak bir şey yoktur. Haddi zatında Türkiye’nin laik kesiminin değişimi sırtlayacak takati de yoktur. Dolayısıyla Türkiye’de barış içinde bir arada yaşayacaksak, ülkenin Müslüman halkının tercihlerine saygı gösterilmeli, hassasiyetleri daima dikkate alınmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde memleketin huzur bulamayacağını son 85 senelik tecrübe de gösteriyor zaten.
 
Laik Kesim, İslami Kesim
Son “darbe planı”nın da gösterdiği gibi günümüz Türkiye’sinde toplumun temel fay hattının İslam ve laiklik ayrışması olduğu aşikar. Bunun baş müsebbibi on yıllardır ayrımcılığa maruz kalmış olan ve kamusal alanda haklarını arayan dindar Müslümanlar mıdır, yoksa bürokratik mekanizmaları kontrolü altında tutan ve siyasi, ekonomik ve kültürel imtiyazlarından taviz vermek istemeyen elit azınlık mıdır sorusunun cevabı da sır değil.
Bugün “İslami” ve “laik” toplum kesimleri arasındaki temel farklılıklardan bir tanesi -geçmiştekinin aksine- İslami kesimin çok daha dinamik oluşu. Siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda büyük bir atılım içinde olan, hatta bu alanlardaki tahakkümlerini tehdit ederek laik elitlerin rahatını kaçıran İslami kesim, kendi içerisinde de son derece dinamik. Bir taraftan Türkiye’de çoğulcu kültür ve demokratik siyasetin taşıyıcılığını yaparken diğer taraftan kendi içinde bir dönüşüm yaşıyor. Bu değişim/dönüşüm bir taraftan dindarlaşma, diğer taraftan sekülerleşme olarak tezahür ediyor.
Eğitim seviyesi yükselip siyasi, ekonomik ve kültürel sermayesi büyüyen dindar kesim, bir taraftan İslam’ı kamusal alanda daha da görünür kılarken diğer taraftan “bireyselleşme” ve “burjuvalaşma” eğiliminde. Aynı şekilde, teknoloji ve bilgiye daha fazla ulaşmaları sayesinde bir taraftan tarih bilinci ve medeniyet aidiyetleri gelişirken diğer taraftan lüks otellerde kalıp “jeep”lere biniyor ve modayı takip ediyorlar. Elbette İslami kesim yekpare bir bütün değil; kendi içerisinde farklılaşmalar ve tartışmalar yaşıyor. Bu da aslında onların dinamizmini daha da artıran bir faktör.
Laik kesime baktığımızda ise çok farklı bir durum görüyoruz. Tarihsel olarak bu grubun en temel özelliklerinden biri devlete bağımlılık olduğu için, aksi yöndeki bütün iddialarına rağmen laik kesim modernliğin taşıyıcısı olamadı. Devlet güdümlü, tepeden inmeci ve zorla adam etmeci laiklik anlayışı ve pratiği ortaya ancak bir tür “gardırop modernleşmesi” çıkarabildi. Bu yüzdendir ki Cumhurbaşkanı’nın eşinin kıyafeti, Başbakan’ın çatalı hangi elle tuttuğu, üniversite öğrencilerinin başörtüsü gibi dış görünüş unsurları laik kesimin en önemli sorunu olmaya devam edebiliyor.
 
Laiklik ve Darbecilik
Türkiye’de laiklik anlayışının temel özelliği devlete bağımlılık olduğundan ve devlet de küçük bir oligarşik azınlık tarafından kontrol edildiğinden, kamusal alanın ana vasfı laiklik adına dışlama şeklinde tezahür ediyor. Bu “faşizan” pratik, İttihat ve Terakki döneminden başlayarak modern tarihimizin büyük bir bölümünde hem Sünni ve Alevi Müslümanlar hem de gayrimüslimler üzerinde fazlasıyla uygulandı. Dışlamanın hangi grup üzerinde yoğunlaşacağı dönemin şartlarına göre belirlendi. Günümüzde (de) bunu en fazla hissedenler Sünni Müslümanlar. Zira Türkiye’de kamusal alan laik tahakkümün sergilendiği bir alan halinde.
Türkiye’nin dindar-muhafazakârlarının içsel dinamizmi -dış faktörlerin de yardımıyla- bu tahakkümü kıracak güce sahip olmaya başladı. Dindarların kamusal alanda haklarını aramalarından dolayı panik içinde olan laik kesimin ise söyleyecek yeni bir fikri, önerecek bir “toplumsal uzlaşma paketi” yok. O yüzden İslami kesime ilişkin bol bol paranoya geliştirmekten başka ellerinden bir şey gelmiyor. Ergenekon yapılanması ve darbe planlarına şehirli ve eğitimli laik kesimin genelinin “irtica tehdidi” adına destek vermesi de bu devlete bağımlılık meselesiyle ilintili. Uzun bir süre sırf laiklik bağıyla kendi yanlarında olduğunu zannettikleri Batı da artık onlara yüz vermiyor. Zira artık otoriter laiklik ve “faşizan” uygulamalar, “muasır medeniyet” seviyesine yakışmıyor. Batı’da artık çoğulculuk ve demokrasi yükselen değerler ve bu değerler Türkiye’nin muhafazakârlarının pek fazla problemli olmadığı noktalar. Velhasıl, gerçeklerle yüzleşmeye yanaşmadıkları sürece, dindarlara karşı psikolojik harekât planı hazırlayanların ve onlara destek veren laik kesimin işi pek kolay değil.

Paylaş Tavsiye Et