Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Türkiye Siyaset
Mardin katliamı: Politikanın iflası ve sosyolojinin sefaleti
Deniz Özyakışır - Adem Çelik
MARDİN Mazıdağı’nın Bilge köyünde yaşanan katliam, yılardır büyük bir suç ve şebeke potansiyeline ulaşan korucuları ve bir bütün olarak koruculuk sistemini tekrar gündeme taşıdı. 1986’da Turgut Özal döneminde hayata geçirilen koruculuk sisteminin amacı, ilgili yönetmelikte; “Köy sınırı içinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur” şeklinde tanımlanıyordu. Bu yazıda Mardin katliamı vesilesiyle koruculuk sistemini kuruluş amacı ekseninde tartışmaya açarak söz konusu sistemin devlet, aşiret, rant ve PKK ile mücadele boyutlarını ele almaya çalışacağız.
Güç tekelini elinde bulunduran ve bu yüzden sosyolojik bir metafor olarak ele alındığında özünde bir şiddet aygıtı olan devletin, son 20-25 yıllık süreçte hem kendisini koruma ve meşruiyetini sağlama alma adına hem de PKK ile mücadele noktasında elindeki güç tekelini belirli koşullarda (OHAL bu kapsamda değerlendirilebilir) paylaştığına tanık olduk. Bu paylaşım özellikle 1990’lı yıllardan itibaren çoğunlukla Güneydoğu Anadolu bölgesinde meydana gelen PKK saldırılarına bağlı olarak “geçici” köy korucularının daha fazla istihdam edilmesiyle iyice belirginleşti. Bu bağlamda yapılan her saldırı eş zamanlı olarak korucuların meşruluk derecesini arttırırken seçim kaygısıyla devletlûlar tarafından her defasında sırtları sıvazlanan aşiret reisleri de bölgedeki bu milis güvenlik piyasasına daha fazla korucu arz ettiler. Devlet tarafından silahlandırılan bu kişiler, kendilerini devletin koruyucusu ve sahibi gibi görerek devleti de salt bir cebir aygıtına indirgeyerek kendi dar feodal çıkarlarını devlet üzerinden meşrulaştırdı ve yasadışı pek çok alanda faaliyette bulundular. PKK ile mücadele maskesi altında uyuşturucu, mazot kaçakçılığı, toprak gaspı, faili meçhul cinayetler, işkenceler, köy boşaltma, tecavüz ve insan kaçırma (Mardin’de kaçırılan rahip) gibi illegal alanlarda büyük rantlar elde eden korucular, hem PKK konusunda çözümsüzlüğü üretti hem de sırtını devlete dayandırmanın rahatlığıyla tehlikeli bir suç şebekesine doğru evrildi. Nitekim 1996 yılında dönemin başbakanı Necmettin Erbakan, MİT raporuna atıfta bulunarak, koruculuk sisteminin Güneydoğu’da adeta eroin şebekeleri gibi çalıştığını dile getirdi.
Bununla birlikte korucuların, kimi/neyi kime karşı koruduğu sorusu halihazırda cevap bulamazken korucular güvenlik gerekçesiyle köylerinden uzaklaş(tırıl)an köylülerin mallarına el koydular ve bölgede büyük bir ekonomik güç elde ettiler. Boşaltılan köylere dönüş yapıldığında ise artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Buna bir de bölgedeki geleneksel ilişkilerdeki çatışmalar/anlaşmazlıklar ve hızla derinleşen yoksulluk olgusu eklendiğinde bölge halkının tam bir şiddet kültürüyle yaşamaya mahkum bırakıldığını söylemek mümkün.
25 yıllık düşük yoğunluklu çatışma/savaş ortamıyla bölgedeki beşeri coğrafya çoraklaşırken, yaşanan olaylar, devlet mahallesi sakinlerince “münferit olaylar” şeklinde görüldü. Bu bakış açısından hareketle korucu düğünlerinde keleş ve bixi’lerden havaya binlerce mermi sıkıldığında halaya duran devletlûlar, şimdilerde akil adam edasıyla Mardin’deki katliamı töreye ve feodal zihniyete bağlarken bir gün o mermilerin adres sormadan halka yöneleceğini hiç düşünmediler.
Ayrıca yönetmelikle köy sınırı içindeki insanların ırzını, canını ve malını korumakla görevlendirilen korucular, köy sınırları içerisinde kız kaçırıp tecavüz ederken, kendilerini devlet yerine koyarak insanları cezalandırıp öldürürken ve insanların mallarını gasp ederken acaba yönetmeliği çıkaranlar hangi insani, vicdani ve hukuki kaynaktan beslenmişlerdir? Diyarbakır’dan 10 yaşında bir kız çocuğu 4 ay boyunca bir korucunun tecavüzüne uğrarken, Silvan’da 12 yaşında bir kız korucularca kaçırılıp, ailesiyle pazarlık yapılırken en üst koruyucu olan devlet, koruma işlevini kime yüklediğinin farkında mıydı acaba? Korucular tarafından iğfal edilen kızlar intihar ederken, aileleri korkutulup sindirilirken ve bölge halkı haraca bağlanırken hangi terörle mücadeleden söz edilebilir bilinmez ama devlet politikasının mecrasından kaydığını hatta yaşanan pratikler bağlamında iflas ettiğini söylemek güç değil.
Yaşanan olayın modern topluma geç(e)memiş geleneksel bir bölgenin, “törelerinin” bir uzantısı olduğu veya münferit bir hadise olduğu şeklindeki söylemler olayın bölgede terörlerle mücadele adı altında kurulmuş olan tarihsel blok’un (devlet-aşiret-korucu ittifakı) ya da rant cephesinin icraatlarından en çok ses getireni olduğu gerçeğini maskeliyor. Dolayısıyla olayın münferit veya törelerin bir uzantısı olduğu söylemi başlı başına sosyolojinin sefaletini resmediyor. Kaldı ki, törelerde kadın ve çocukların bu şekilde hunharca katledilmesi Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir vaka. 1984’ten beri devletin terörle mücadele için geleneksel/feodal ilişkilere yaslandığı, koruculuk sistemi üzerinden aşiretlere dayalı feodal sistemi yeniden ürettiği, dolayısıyla bölgenin “muasır medeniyetler seviyesi”ne ulaşamamasında terörle mücadelede benimsenen geleneksel güçlere yaslanmanın başat etkisinin olduğu sosyolojik bir gerçeklik. İşin daha derinlemesine analizi yapıldığında, yaşananın sadece bir katliam değil, bölgedeki daha büyük bir olgunun yansıması olduğu görülecek ve bölgedeki tarihsel bloğu dağıtmak gerektiği anlaşılacaktır. Bu bağlamıyla bölgede 1984’ten beri uygulanan politikanın iflas ettiğini kabul etmek ve Kürt sorununa yönelik egemen bakışı değiştirmek, olayın sadece güvenlik meselesi olarak değerlendirilmesinin dağı beslediğini, koruculuk sisteminin bölgenin bir gerçeği, hem de bölgenin radikal siyaset izlemesinin sebebi olduğu düşüncesini akıllarda tutarak yeni bir siyasa/akıl/dil üretmek gerekiyor. Aksi takdirde, bu coğrafyada “Mardin kapı şen olur” gibi türküler bir daha yazıl(a)mayacak.

Paylaş Tavsiye Et