Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dünya Siyaset
UCM’den Sudan’a gözdağı
Berdal Aral
ULUSLARARASI Ceza Mahkemesi (UCM)’nin üç yargıçtan oluşan Ön-Yargılama Dairesi, UCM savcısının 14 Temmuz 2008 tarihli talebine uygun olarak, Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’le ilgili tutuklama kararı çıkardı. Daire, el-Beşir’in Batı Sudan’ın Darfur bölgesinde işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarda, dolaylı olarak cezai sorumluluğunun olduğunu kabul etmek için elinde yeterli dayanakların bulunduğunu ifade etti.
Darfur’daki silahlı hareketin merkeze karşı ayaklanması 2003’te başladı. Buradaki isyancı gruplar, bir yandan kendi sularına ve topraklarına başka kabilelerce tecavüz edilmesi karşısında Sudan yönetiminin sessiz kaldığı, diğer yandan da hükümetin kendilerine genel olarak kötü muamele ettiği iddiasında. UCM’nin Ön-Yargılama Dairesi, tutuklama kararında, hükümet destekli Cancavid milislerinin ve Sudan ordusunun Darfur bölgesinde sivillere yönelik yargısız infaz, işkence ve tecavüz, etnik temizlik, yerel ahaliyi topraklarından zorla sürme gibi kapsamlı ve sistematik şiddet uyguladığını, bu süreçte Ömer el-Beşir’in hem devlet başkanı hem de başkomutan olarak birinci derecede rol aldığını ileri sürüyor.
Bu tutuklama kararı, ideal işleyen bir uluslararası normatif ve kurumsal çerçeve içinde, elbette anlamlı ve yararlı bir girişim olarak kabul edilebilirdi. Vahim düzeyde insan hakları ihlallerinin işlendiği, silahlı muhalif gruplarla hükümet güçleri arasındaki amansız silahlı mücadelede on binlerce masum insanın katledildiği, savaşan tarafların işkence ve tecavüz gibi insanlık-dışı yöntemlere sıkça başvurduğu ve birkaç milyon insanın topraklarından göçe zorlandığı gerçeği dikkate alındığında, bu insani felakette birinci derecede rol oynayan üst düzey yetkililerin uluslararası bir mahkeme tarafından cezalandırılması, hem akla hem de vicdana uygun görünüyor.
Ne var ki, hem mevcut uluslararası güç dengesi hem de uluslararası normatif ve kurumsal çerçeve dikkate alındığında, iyimser olmak zorlaşıyor. Nasıl ki BM Güvenlik Konseyi, Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin “düşman” addettiği Libya (1990’larda), Afganistan, Irak, Suriye, İran ve Sudan gibi ülkelerle Hamas ve Hizbullah gibi İslami kimlikli direniş hareketlerini “cezalandıran” bir organa dönüşmüşse, UCM de ABD’nin ve başka bazı emperyalist güçlerin ve onlarla eşgüdüm halindeki bir kısım STK’nın ve medya organının manipülatif yönlendirmelerinin maşası işlevi göreceğine dair güçlü işaretler veriyor. Zaten biraz da bu tehlikeyi hissettikleri için İran, Sudan, Pakistan ve hatta Hindistan, Çin ve Rusya gibi ülkeler mahkemeye taraf olmadı.
Hem UCM’nin statüsünden kaynaklanan bazı zaaflar ve açmazlar hem de uluslararası güç kombinezonlarının özellikle İslam dünyasını ve Afrika ülkelerini mağdur etme istidadında olmasından kaynaklanan temel sorunlara sırasıyla işaret etmekte yarar var: Birincisi, UCM’nin yargılama yetkisine sahip olacağı suçlar arasında yer alan “saldırı suçu”, tanımı üzerinde henüz taraf devletler arasında uzlaşma olmadığı gerekçesiyle şu anda kovuşturulamıyor. Oysa başta İngiltere olmak üzere anlaşmaya taraf olan birçok Batılı devlet, Irak’ın işgali örneğinde olduğu gibi, ABD’nin dünyanın değişik bölgelerindeki doğrudan ya da dolaylı silahlı saldırılarına katkı vererek bu suçlara iştirak ediyor. İkincisi, savaş suçu, insanlığa aykırı suç ya da soykırım suçu iddialarını UCM’nin muhakeme edebilmesi için, suçlanan kişilerin bir taraf devletin vatandaşı olmaları ya da bir taraf devletin ülkesinde bu suçları işlemiş olmaları gerekir. Statü üçüncü bir seçeneğe daha yer veriyor: BM Güvenlik Konseyi’nin “herhangi bir ülke”de işlendiği iddia edilen bu türden suçların “uluslararası barış ve güvenliğe zarar verdiği” iddiasıyla kovuşturulması için mahkemeye başvurma hakkı var (13. madde). Bunun anlamı açık; ABD, Rusya ve Çin bu mahkemeye taraf olmadıkları halde, Güvenlik Konseyi’nin sürekli üyeleri olarak mahkeme üzerinde söz hakkına sahip. Nitekim Sudan’ın UCM’ye taraf olmamasına karşın, Darfur’da yaşanan insanlık krizinin bu mahkemeye havale edilmesine ilişkin süreci başlatan da, Güvenlik Konseyi’nin 2005’te kabul ettiği bir karar olmuştur. Üçüncüsü, mahkeme bugüne dek yalnızca bir kısım Afrika ülkesi vatandaşı için tutuklama kararı çıkardı ve yine aynı davalarla ilgili olarak soruşturma başlattı. Buna karşılık Irak işgaline ABD’nin yanında katılan ve UCM’nin statüsüne taraf olan bazı Batılı ülkelerin askerlerinin Irak’ta işledikleri iddia edilen “insanlığa aykırı suçlar”la “savaş suçları”nı kovuşturması istemiyle mahkemeye başvurulduğunda, UCM Savcısı Luis Moreno-Ocampo bu suçların kovuşturmayı gerektirecek vahamette olmadığını ileri sürerek bu talebi reddetti.
Ömer el-Beşir’in tutuklanmasına ilişkin UCM’nin almış olduğu bu karar, bütün bu nedenlerle “hukuki” olmaktan çok “siyasi”dir. 1989’da bir askerî darbe ile iktidarı ele geçiren el-Beşir yönetimi, hem “İslami” bir karakter taşıdığı hem İslam dünyasının birlik ve bütünlüğünü savunduğu hem de Batı emperyalizminin dümen suyuna girmeyi reddettiği için ABD’nin, İsrail’in ve onların Avrupalı bağlaşıklarının uzun zamandır hedefinde. Ayrıca yeni keşfedilen petrol sahalarını ve muazzam zenginlikteki başka doğal kaynaklarını Batılı şirketlere peşkeş çekmeyi reddeden Sudan, hegemonik güçlerin gözünde hem geniş coğrafyası hem de yükselen ekonomik ve siyasi nüfuzu nedeniyle ziyadesiyle “tehlikeli” olmaya başladı. Sürekli üyeler ABD, İngiltere ve Fransa ile bunların destekçileri, hem Güney Sudan’daki hem de Darfur’daki ayrılıkçı silahlı hareketleri “koruyan ve kollayan” BM Güvenlik Konseyi kararları yoluyla, 2000’li yıllarda bu ülkeyi uluslararası askerî güçlere topraklarını açmaya icbar ettiler.
Bu tutuklama kararı netice itibarıyla Afrika’nın yükselen gücü olan Sudan’a ilişkin sistematik ve kapsamlı emperyalist kıskacın son aşaması. Bu kumpasın iki temel hedefi var: Avrupa’nın yarısına yakın toprağa sahip olan Sudan’ı bölmek ve bu ülkenin mevcut İslami yönelimli rejimini alaşağı edecek süreci başlatmak. Bu kararla el-Beşir yönetimine karşı bir darbe girişiminin teşvik edildiği açık. Eğer bu hedef gerçekleşmezse, bu durumda Batılı emperyalist güçler, el-Beşir yönetimini bir yandan Darfur’daki isyancı güçlere yeni tavizler vermeye zorlayacaklar bir yandan da Sudan’ın zengin enerji kaynakları ve ihale pastasından pay vermesi için sıkıştıracaklardır. Böyle bir durumda, Sudan devletinin Darfur’daki isyancı gruplarla 2006 yılında imzalamış olduğu kapsamlı barış anlaşması da tehlikeye girebilecektir.
Sudan sorununu büyük bir ihtimalle yine Sudan’daki aktörlerin kendileri çözecektir. Sudan yönetimi, bu tür durumlarda gerekli ufuk genişliğine ve esnekliğe sahip olduğunu, zaten hem Güney Sudan’daki (2005) hem de Darfur’daki (2006) muhalif siyasi hareketlerle kapsamlı anlaşmalar yaparak kanıtladı. İKT ve Afrika Birliği gibi kurumların da vereceği yapıcı destekle, Sudan yönetiminin bu düzenlemeleri etkin bir şekilde hayata geçirmesi mümkün olabilecektir. Şayet İslam dünyasına mensup ülkeler evlerinin önünü ve içini temiz tutmayı becerebilirlerse, o zaman puslu havaları seven tilkilere de herhalde pek fazla ekmek çıkmayacaktır!

Paylaş Tavsiye Et