Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (February 2010) > Dünya Ekonomi > Dünya avare geziyor
Dünya Ekonomi
Dünya avare geziyor
Nihat Gümüş
İÇERİSİNDEN geçilmekte olan mali kriz sürecinde dünya, finansal piyasalarda yaşanan sorunlara ek olarak işgücü piyasasındaki sorunlarla da boğuşuyor. Sorunun boyutlarının daha iyi anlaşılması için ana akım ekonomi teorisinin istihdam hakkındaki görüşlerine değinmek, ardından mevcut rakamları ve geleceğe ilişkin olası gelişmeleri bu bağlamda ele almak gerekiyor.
Ana akım iktisadi görüşler spektrumunun iki uç noktasında yer alan yeni-liberal ve Keynesyen ekoller, kısa vadeli ekonomik analiz bağlamında farklılıklar arz etseler de, uzun vadede işsizlik sorununu, tamamen kişilerin çalışmak ya da çalışmamak arasında fayda muhasebesine göre yaptıkları bir tercih olarak algılarlar. Başka bir deyişle, uzun vadede bir ekonomide çalışmak isteyip de çalışamayan kimse kalmayacak, eğer işsizlik hâlâ var ise bu ancak gönüllü işsizlik(!) olacaktır. İşgücü piyasasındaki arz ve talep koşulları, reel ücretler mekanizması ile gerekli düzenlemeleri yapacak, sonuçta bu piyasada da denge oluşacaktır. Ancak Keynesyen ve yeni-Keynesyen ekonomik anlayış, kısa vadede gerek talep koşullarındaki dengesizlikler gerekse işgücü piyasasındaki sözleşmelere bağlı fiyat katılıkları sebebiyle iktisatçıların doğal işsizlik oranı olarak adlandırdıkları oranın üzerinde bir işsizliğin gözlenebileceğini vurgular. Bunu ortadan kaldırabilmek için ise hükümetlerin maliye ve para politikaları yoluyla bu soruna müdahale etmeleri teorik bağlamda meşru ve gereklidir. Yeni-klasik algılayışta ise kısa vadede en etkin çözümü para politikası verir; dolayısıyla eğer bir müdahale gerekiyorsa bunun yolu para politikasıdır ve bunu bağımsız merkez bankaları yapmalıdır. Uzun vadede ise işsizliği azaltmak için uygulanacak müdahale politikalarının nihai sonucu artan enflasyondur, bu politikalar reel hiçbir sonuç doğurmaz. Ana akım iktisadın amentüsünün vazgeçilmez bir unsuru olarak uzun vadede piyasanın görünmez elinin yanılabileceğinde şek ve şüpheye düşmek, bu da yetmezmiş gibi herhangi bir yolla bu işleyişe müdahaleyi tahayyül etmek, zinhar haramdır ve dahi aforoz sebebidir.
Lisans düzeyinde ekonomiye giriş derslerine temel teşkil eden bu argümanlar, her ne kadar spektrumun farklı noktalarında farklı modeller ve görüşler olsalar da, bugün iktisat dünyasının ana düşünce kodları olmayı sürdürüyor. İşte içerisinden geçilmekte olan kriz sürecinde karşılaşılan ve işsizlik özelinde uzunca bir müddet varlığını koruması beklenen sorunların ele alınmasının yolu da bu kodların yeniden sorgulanması ve çözüm ürettiği iddia edilen algoritmaların yeniden tanımlanmasından geçiyor.
Peki, işsizlik ne derece ciddi? Bunu anlamak için Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nün yayınlamış olduğu istatistiklere şöyle bir göz gezdirmek yeterli. İşsizlik, gelişmiş ülkelerde 2009 yılı boyunca %40’ın üzerinde bir artış gösterdi ve OECD ülkelerinde genel olarak %10 civarına yükseldi. Bu, 57 milyon insana tekabül ediyor. İşsizlik ABD’de Ekim ayı itibarıyla %10’u aşmış durumda; Avro Bölgesi’nde ise %10 civarında. İşsizliğin yaşa göre dağılımına baktığımızda ise sorun daha da ciddileşiyor ve birçok ülkede genç nüfustaki işsizlik oranı %20’nin üzerine çıkıyor. Bu oranlar, gelişmiş piyasalar olarak nitelendirilen ve dünya ekonomik çıktısının yarısından fazlasını üreten bu ülkeler için tarihî rekor niteliğinde ve küresel dünya sisteminin ne kadar içinden çıkılması güç bir tıkanıklık yaşamakta olduğunun en önemli göstergeleri. Zaten %5-10 aralığında bir işsizliğe alışkın gelişmekte olan piyasalara gelince, işsizlikteki değişim diğerlerindeki kadar yüksek olmasa da, krizle birlikte sorun daha da büyümüş durumda.
İşsizlik bu kadar vahim bir hal almışken klasik bir iktisatçının beklentisi, reel ücretlerdeki ayarlama süreciyle sorunun hafifletilmesi şeklinde olacaktır. Ancak mesele şu ki 2008’den bugüne reel ücretler neredeyse dünyanın tüm ülkelerinde düşüyor. Başka bir deyişle, belirli bir ürün için harcanan emeğe ödenen enflasyondan arındırılmış ücret seviyesi azalmasına rağmen işsizlik artmaya devam ediyor.
Hükümetlerin işsizlik sorununa yaklaşımları ise durumun vahametini anlamaktan uzak olduklarını ya da bundan özellikle kaçındıkları gösteriyor. İşsizlik sorununu ele alış tarzı birçok ülkede krizle yıkıma uğramış finansal sektörü rehabilite ederek reel sektöre kredi akışını yeniden başlatmak ve bu yolla büyümeyi yeniden tesis etmeye çalışmak şeklinde tezahür ediyor. Ancak hemen hemen hiçbir hükümet doğrudan işgücü piyasasının sorunlarını hedefleyen bir paketi ciddi anlamda gündemine almış değil. İşsizliğin dünyanın geleceğine olan etkisine G-20 benzeri küresel platformlarda değinilse de henüz doğrudan bir şeyler yapma noktasında küresel bir irade de oluşmadı. İşsizlik konusunda kriz sürecinde yapılmış belki de en önemli toplantı ILO’nun Haziran ayında Cenevre’de düzenlediği zirve oldu. Zirvede krizin işgücü piyasasındaki etkilerini azaltmak için ülkelerin uygulayabileceği -KOBİ’lerin, yeni iş olanakları yaratmaya dönük projelerin ve krizden en fazla etkilenecek toplum kesimlerinin desteklenmesi gibi- bir dizi öneri kararları alındıysa da bu kararlar bağlayıcı olmaktan çok uzak. Karar alıcılar, sorunun piyasa mekanizması ile çözüleceğine olan inançlarını korumakla yetiniyor ve bu bağlamda hâkim iktisadi anlayışın yukarıda zikredilen ana kodlarını sorgulamaktan kaçınmaya devam ediyorlar.
Geçtiğimiz günlerde Amerikan Senatosu’na konuşan Ulusal İstihbarat Şefi Dennis Blair, küresel krizin tetiklediği siyasi istikrarsızlık ve sosyal kargaşa ortamının ABD’nin en önemli yakın dönem güvenlik sorunu haline geldiğini söyledi. Bu bağlamda dünyaca ünlü The Economist dergisinin 2010 yılı için yapmış olduğu öngörüler, işsizliğin giderek kronikleşmeye başlayan ve uzun dönemde de çözülmesi pek muhtemel görülmeyen bir problem olduğunu ortaya koyuyor. Dergiye göre 2010 sonu itibarıyla dünya genelinde işsizler ordusuna 60 milyon insan katılmış olacak. 200 milyon işçi, günde 2 dolardan az ücretle çalışanlar sınıfına dâhil olacak. Bu durum olası sosyal patlamalara zemin hazırlıyor. Derginin ekonomik istihbarat biriminin 166 ülke için yaptığı tahminlere göre 77 ülke çok yüksek ya da yüksek sosyal patlama riski taşıyor. Riskli ülkeler özellikle Sahra-Altı Afrika, Doğu Avrupa ve Latin Amerika’da yoğunlaşsa da İngiltere dahi siyasi istikrarsızlık tehlikesi ile karşı karşıya.
Öyle gözüküyor ki, özellikle 2010’un ikinci yarısından itibaren yeniden başlaması öngörülen büyümeyle birlikte işsizlik, gerek ulusal gerekse küresel düzeyde en önemli iktisadi sorun olarak etkisini gösterecek. Dünya finansını yöneten büyük finansal holdingleri kurtararak meşruiyetini ve bu meşruiyetin alt yapısını oluşturan idea-bilimsel söylemi fazla sorgulamadan krizi aşma yolunda mesafe kat etmiş gibi görünen ulus-devletlere dayalı ama küreselleşme istenciyle dopdolu dünya sistemini iyiden iyiye zorlayacak asıl meydan okuma da işsizlik olacak.

Paylaş Tavsiye Et