Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ocak 2004) > Dünya Siyaset > Dünyanın unuttuğu cehennem: Guantanamo
Dünya Siyaset
Dünyanın unuttuğu cehennem: Guantanamo
Fatma Sel Turhan
“BURAYI tarif etmem gerekse söyleyebileceğim tek şey, ‘herhangi bir hakka sahip olmak’ gibi bir ‘hakkınızın’ olmadığıdır.” Böyle diyor Nizar Sassi, Guantanamo’dan ailesine yazdığı mektupta. ABD yönetiminin 11 Eylül’den sonra “terörizmle savaş” retoriğiyle giriştiği terörist avında Guantanamo özel bir öneme sahip. Amerika’nın 1903’te Küba’dan yıllık 2 bin altın karşılığında kiraladığı ve şimdilerde sözleşme daimî hale getirildiği için yıllığı 4 bin altına yükselen bu küçük ada yaklaşık iki yıldır dünyanın her tarafından gelen terör zanlılarına ev sahipliği yapıyor. Peki Guantanamo gerçekte nasıl bir yer?
117 kilometre karelik bu küçük adanın her köşesi ileri savaş teknolojisiyle donatılmış askeri devriyelerce sürekli gözetleniyor. Bugün Guantanamo’da 44 ülkeden 660 esirin bulunduğu tahmin ediliyor. Bu esirlerin; tutuklanmalarına karşı çıkma, dava açma ve hatta bir avukatla görüşme hakları yok. Çünkü ABD hükümeti onları ne mahkum, ne de esir statüsünde kabul ediyor. ABD’ye göre “düşman savaşçıları” olan bu grubun uluslararası hukuktan yararlanma hakları yok. Çoğu Afganistan’da yakalanan, ancak bazıları başka ülkelerce Amerika’ya teslim edilen bu “terörizm şüphelileri” aslında oldukça heterojen bir grup. Kampta 18 farklı dil konuşuluyor. Çok iyi eğitimli olanlarla, hiç eğitim almamış olanlar; çok gençlerle, çok yaşlılar; İngilizceyi iyi bilenlerle hiç bilmeyenler; çok zekilerle zihnî rahatsızlıkları olanlar kampın görünmeyen bir elle tüm dünyayı yoklayan yüzünü sergiliyor adeta.
Terörist olmakla suçlansalar da, sanılanın aksine, esirlerin çoğunun yolu buraya Amerikan güçleriyle girdikleri bir çatışma sonucu düşmüş değil. Yakın zamanda salıverilenlerle yapılan röportajlar esirlerden bazılarının niçin yakalandıklarını hâlâ bilmediklerini gösteriyor. Mesela sekiz Rus esirden birisi olan Airat Vakhitov daha önce KGB ajanı olabileceği şüphesiyle yedi ay boyunca Taliban tarafından hapsedilmiş. Vakhitov’un kaderi Le Monde’dan bir muhabirin onu fark etmesiyle değişiyor. Ancak Taliban hapishanesi yerini Amerikan’a bırakıyor ve Vakhitov kendisini Guantanamo’da buluyor. Yine Kuzey Afganistan’da herhangi bir çatışma olmaksızın yakalanan Razak, müttefik güçlerce Şebergan hapishanesine gönderiliyor. Açlığın kol gezdiği bir aylık sefil hapis hayatının ardından müttefik askerleri bir gün tekrar çıkageliyor. Pakistanlı, Arap ve Özbeklerin oluşturduğu kalabalık gruba kimlerin İngilizce bildiği soruluyor. Razak, belki de kurtuluşum bu olabilir düşüncesiyle bir adım öne çıkıyor.
Küçük bir odaya alınan Razak’ın hemen elleri bağlanıyor ve diz çöktürülüyor. Razak’a sadece ismi ve niçin Afganistan’da olduğu soruluyor. Üç-dört dakika süren bu sorgulamanın ardından dışarı çıkarılan Razak kafasına torba geçirilmiş bir grup esirle aynı akıbeti paylaşıyor ve grup bir askeri uçakla Kandahar’a naklediliyor.
Razak Amerikalıların kendilerine çok kötü davrandığından bahsediyor. “Kandahar’a götürülürken Amerikalılar hakkında bir şey daha öğrendim: Esirleri bir yerden bir yere naklederken çok kaba davranıyorlar. Ellerimi o kadar sıkı bağladılar ki iki ay boyunca sağ elimi kullanamadım. Boynunuzdan tutup sizi uçağa sürüklüyorlar ve tek kelime etmeden aylarca götürdükleri yerde hapsediyorlar. Öyle ki götürüldüğümüz yerin Kandahar olduğunu bile nice zaman sonra öğrendik. Artık bizi öldüreceklerini düşünüyorduk.” Razak, Kandahar’dan Guantanamo’ya en son nakledilenlerden birisi olarak, kaldığı kampın tek tek boşaltıldığına şahit olmuş. “Eğer yolunuz Kandahar’daki bu kampa düştüyse artık bir sonraki durağınız Guantanamo’dan başkası olamaz. Niçin benden şüphelendiklerini anlamıyordum, ama önemli bir Taliban görevlisi zannettiklerine dair dedikodular kulağıma çalınmıştı.”
Kandahar’dan Küba’ya geçişte esirlere, hepimizin artık medyadan aşina olduğu fosforlu portakal rengi tulumlar giydiriliyor; elleri ve ayakları bağlanıp gözleri, kulakları ve ağızları tamamen kapatıldıktan sonra askerî helikopterlere bindiriliyor. Küba’da helikopterlerden indirilen esirler kamyonlarla sahile götürülüp sandallarla Guantanamo Koyu’na, oradan da tel örgülerle çevrili kamplara aktarılıyor. “Kör, sağır ve dilsiz” hale getirilmiş, portakal rengi kıyafetlerle “hedef düşman” seçilmiş, eli kolu bağlı bu esirler, uluslararası suçlar mahkemesine teveccüh etmeyen bir ülkenin inşa ettiği “uluslararası şiddet hapishanesi”nin birer mahkumudur artık. Guantanamo’nun garipliği de bu durumu destekler: Dünyada komünizmin ileri karakol mevkilerinden birinin toprağı, Amerika’nın müstahkem mevkiidir aynı zamanda ve tüm dünyadan tecrit edilmiş esirlere ev sahipliği yapar.
2002 Mayısına kadar esirler Kamp X-Ray adlı yerde kalırken, daha sonra Kamp Delta adlı yeni hapishaneye aktarılıyor; Kamp X-Ray de kapatılıyor. Kamp X-Ray’de kalanlar başlangıçta birbirleriyle dahi konuşmaya izin verilmediğinden bahsediyorlar. Tek bir kelime edilmeden geçen aylar ve hayattan koparılmışlığın verdiği ümitsizlik esirlerin psikolojisinde büyük tahribatlara yol açıyor. Askerî kaynaklara göre Guantanamo son 18 ay içerisinde 32 intihar teşebbüsüne sahne oldu.
Guantanamo’dakilerin, tuttukları futbol takımından Irak’ta yaşananlara kadar tellerle çevrili dünya dışında neler olup bittiğine dair en ufak bir bilgileri yok. Gardiyan ve sorgu memurları dışında, dış dünyayla tek bağlantıları Uluslararası Kızıl Haç Örgütü’nden gelen görevliler ile vatandaşı oldukları ülkelerin dışişleri bakanlığı temsilcileri. Kızıl Haç Örgütü ise kampta neler olduğuna dair “ser verip sır vermiyor”. Esirlerin tek sosyal iletişim araçları haftada bir, yarım saatliğine kendilerine dağıtılan kağıt ve kalem. Mektuplar bir memur nezaretinde, sansür uygulanarak yazılıyor ve akabinde kağıt ve kalemler geri alınıyor.
Kamp Delta, numaralarla sıralanmış dört bölümden oluşuyor. Yeni gelen her esir Guantanamo’daki hayatına güvenlik önlemleri en üst seviyede olan Kamp Üç’te başlıyor. Aslında kampların isimlerinin sıralanışında herhangi bir mantık yok. Kamp Üç içlerinde güvenlik önlemleri en sıkı uygulananı; sonra Kamp İki ve Kamp Bir geliyor; Kamp Dört ise “Guantanamo’nun cenneti”. Ona bu sıfatı kazandıran; yastık, ayakkabı, birkaç kitap ile “seni sürekli izliyorum” diyen fosforlu kıyafetler yerine verilen beyaz kıyafetler.
Esirler haftada iki defa 20-30 dakikalık bir sürede duş ve egzersiz yapma imkanına sahip. 48 hücreden oluşan her kamp bölümü yarım saatte bir kontrol ediliyor. Kampta fizikî şiddet uygulanmıyor; ancak serbest kalan esirlerden bazıları daha kolay kontrol edebilmek amacıyla görevlilerin kendilerine zorla uyuşturucu ilaç içirdiğini söylüyor.
Tüm dünyadan gelen yoğun eleştiriler sonucunda geçtiğimiz ay ABD Anayasa Mahkemesi esirlere Federal Mahkeme’de sorgulanma hakkı tanıdı. Bu gelişme üzerine ABD 140 esirin serbest bırakılacağını bildirdi. Ancak hukuktaki belirsizlik ABD’ye fırsat yaratmaya devam ediyor ve kampa her hafta yaklaşık 10 esir gelirken, 10 esir de gidiyor. Esirlerin bir kısmının, el-Kaide ve Taliban savaşçıları için konulan ödülü almak isteyen kişiler tarafından kaçırılıp ABD makamlarına suçlu diye teslim edilen kişiler olduğu düşünülürse tehdit kimsenin kapısından uzak değil. İyisi mi biz dualarımıza Guantanamo’yu da ekleyelim: “Allahım bizi dünyadaki ABD cehenneminden de koru”.

Paylaş Tavsiye Et