Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Aralık 2009) > Söyleşiyorum > ALPER GÖRMÜŞ: “Ana akım medya: Hazcı bir bedende militer bir ruh”
Söyleşiyorum
ALPER GÖRMÜŞ: “Ana akım medya: Hazcı bir bedende militer bir ruh”
Konuşan: Ali Aslan
1831’de yayına başlayan Takvim-i Vekayi ile Türkiye’de medyanın serüveni de başlamış oldu. Takvim-i Vekayi genel itibarıyla devletin halkı bilgilendirmek ve kamuoyunun artan önemine paralel olarak vuku bulan iç ve dış olaylar hakkında devletin perspektifini hâkim kılmak için kullandığı bir araç hüviyetindeydi. Batı’da ise medya, daha çok sınıf çatışmasının ve devlete karşı burjuva kamusal alanının korunmasının bir aracı olarak ortaya çıktı ve gelişti. Hiç şüphesiz iki formuyla da medya, sürekli bir objektiflik, etik, adalet, özgürlük ve evrensellik arayışı ile partiküler, kişisel çıkarların savunulması, iktidarla iş tutma, mevcut düzenin her ne pahasına olursa olsun savunulması arasında bir gerilim yaşadı. Türkiye’de medya, ortaya çıkış şartları ve amacına uygun bir şekilde, Cumhuriyet döneminde de genel itibarıyla devletin ve hâkim iktidarın sözcüsü olma güdüsüyle hareket etti. Ancak 20. yüzyılın son çeyreğiyle birlikte serbest piyasa kurallarının ve liberal-demokratik değerlerin küreselleşmesi ve toplumsal alanda yaşanan sosyolojik dönüşümler, Türkiye’de medya kurumunu da etkiledi. Bu süreçte çevrede kalan toplumsal kesimlerin sözcülüğünü yapan ve kendi gündemine sahip yayın organları da ortaya çıkmaya başladı. Yine iç ve dış yapısal değişimler ve toplumsal grupların karşılıklı manevraları bizzat iktidarın sahipliğini etkileyerek, iktidar-medya ilişkilerini derinden etkiledi. Bu bağlamda, her geçen gün daha da önem kazanan, ana akım medyayı kimin temsil ettiği sorusu başta olmak üzere birçok kapsamlı soruyu gündeme taşıyan bir tablo ile karşı karşıyayız.
Bu yeni tablo bağlamında, Türkiye’de medyanın rolü ve yapısını ve medyada yaşanan değişimleri Alper Görmüş ile konuştuk. 1952 Kars doğumlu olan Görmüş, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. Güneş ve Aydınlık gazetesiile Aktüel dergisi gibi yayın organlarında çalışan Görmüş, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüklerin bir bölümünü yayınlamasının ardından şok bir baskına maruz kalarak yayın hayatına son veren Nokta dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Görmüş halen Taraf gazetesinde köşe yazılarına devam ediyor.
 
 
Medya bir kurum olarak modern siyasi düzen içerisinde ne tür bir anlam taşıyor? Oynadığı ya da oynaması gereken temel işlev/rol nedir?
Gelişmiş bir demokraside, seçimle yönetime gelmiş iktidar sahipleri, kendilerini iktidara getirenlerin taleplerini gerçekten önemser. Çünkü iktidarlarını sürdürebilmenin yegane yolu, bu talepleri karşılamaktan ya da bu amaç doğrultusunda samimi olarak çalıştıkları konusunda halkı ikna etmekten geçer.
Peki, iktidar sahipleri halkın taleplerinin ne olduğunu nereden bilecekler? Küçük bir kasabayı yöneten bir belediye başkanının böyle bir sorunu yoktur: Halkın arasında dolaşarak öğrenebilir bunu. Fakat ölçek büyüdükçe durum değişir. Halkla doğrudan temasın imkansız olduğu büyük bir ülkede, bu işi üstlenecek bir araç olmalıdır. Modern, karmaşık toplumlarda bu işi medya üstlenir. Medyanın demokrasilerde “dördüncü kuvvet” olmasının bir yönü budur: İktidar sahipleri, medya aracılığıyla, yönettikleri geniş halk kitlelerinin ihtiyaçlarını, taleplerini, duygularını öğrenme imkanını elde ederler ve bunları karşılayacak siyasetler üretmeye gayret ederler. Bu noktada medyayı, salt bir “talep aktarıcısı” olarak görmemek gerekir. Medya üzerinden yürütülen tartışmalar, geliştirilen yeni fikirler bu siyasetlerin belirlenmesinde önemli bir rol oynar.
Medyanın “dördüncü kuvvet” olmasının ikinci yönü, esasen devletle (yönetimle) bağlantılı olan “üç demokrasi kuvveti” (yasama, yürütme, yargı) üzerindeki denetim fonksiyonuyla ortaya çıkar. Bu üç kuvvetin birbirlerini denetlemesi, çoğulcu demokrasi için yeterli bir garanti oluşturmaz. Buralarda neler olup bittiğini izleyen ve bunları halkın dikkatine sunan bir medya yoksa, çok taraflı demokratik denetimin işlemesinde ciddi sorunlarla karşılaşılır.
 
Peki, medya kurumu tüm dünyada aynı işlevi görüyor mu? Mesela Batı’da ve Türkiye’de medyanın temel işlevi ve yapısı konusunda ne tür benzerlikler ve farklılıklardan söz edilebilir? Benzerlikler ve farklılıklara yol açan unsurlar nelerdir?
Gazetecilik esasen toplumsal alana ait, toplum adına hareket eden bir faaliyettir. Bir önceki soruya verdiğim cevapta da dediğim gibi, temel işlevi aşağıdan yukarıya, toplumdan devlete talep taşıyıcılığıdır. Yerleşik bir demokraside işleyişin yönü budur.
Bizim gibi olgunlaşmasını henüz tamamlamamış demokrasilerde ise medya, ağırlıklı olarak bunun tam tersi bir işlev görür; devletin toplum için uygun gördüğü “kırmızı çizgiler”i benimser ve bu çizgileri sürekli olarak topluma dikte eder.
Sırtını güçlü bir otoriteye dayamış olmanın doğrudan bir sonucu, medyanın toplumu küçümsemesi ve yeri geldiğinde aşağılamasıdır. Bizim gibi demokrasilerde devlet karşısında boynu kıldan ince olan medya, halka ve bireylere karşı şahin kesilir. Medyanın toplumsal ve bireysel trajediler karşısındaki vurdumduymazlığı ve hoyratlığı, esasen kendisini toplumun (zayıfların) değil, devletin (güçlülerin) bir parçası saymasından kaynaklanır.
 
Türkiye’de medya, modernleşme sürecinde 1850’lerle birlikte ortaya çıkmış bir kurum. Genel hatlarıyla Türk medyasının günümüze kadarki gelişiminde temel tarihî kırılma noktaları nelerdir?
Meşrutiyet’in belli dönemleri ve Kurtuluş Savaşı yılları Türkiye’de gazeteciliğin görece özgür olduğu yıllar. Ben, geçen yıl Birikim dergisi için kaleme aldığım bir yazıda Türk basınını 1923’ten başlayarak günümüze kadar başlıca dört kırılma dönemi içinde değerlendirmiştim. O yazıda da belirttiğim gibi, Türk basınının niteliği gereği, bütün kırılma noktaları basının iktidarlarla kurduğu ilişki tarafından belirleniyordu. Bu sorunuzu o yazıdaki satırlarla cevaplayacağım:
Birinci dönem, medyanın “devlet”in neredeyse dolaysız bir uzantısı olduğu 1923-1950 dönemi (tek parti iktidarı): Böyle bir yapıda iktidarla medyanın çatışması eşyanın tabiatına aykırıydı ve hiçbir zaman böyle bir şey olmadı (kamuoyunu etkileyebilecek yaygın medyadan söz ediyorum, yoksa “münferit vaka”lar her zaman olur). Bu dönemde devlet (baba) en fazla, medya “yaramaz çocukluk” ettiğinde onun kulağını bükmekle yetinmiştir.
İkinci dönem, medya 1950’lerden itibaren (Hürriyet’in kurulması: 1948) görece bir bağımsızlıktan yararlanmaya başladı. Artık devletin dolaysız bir parçası değildi ama iktidarların elinde hâlâ önemli manipülasyon araçları vardı: Teşvikler, kağıt ithali ve tahsisi, devlete bağlı fabrikalarda üretilen kağıdın fiyatlarını belirleme tekeli, sahip olduğu büyük iktisadi kurumların (Kamu İktisadi Teşebbüsleri-KİT’ler) reklamlarından gazeteleri yararlandırma keyfiyeti vb.
Çok partili sisteme paralel bir süreç izleyen bu dönemde, medya sermayesi, sadece medya sermayesiydi. Bir başka deyişle “patronları gazeteciler olan gazeteler” dönemiydi bu ve sektörün sınırlı yapısı nedeniyle patronların, iktidarlardan büyük iktisadi beklentileri yoktu; biraz kağıt, biraz reklam, dolayısıyla pek az çatışma.
Üçüncü dönemde, 1980’lerden itibaren medya patronlarının “başka işleri” de olmaya başladı. Başlangıçta (1990’ların sonlarına kadar) medya patronlarının tamamı, iktidarların zaten sürekli para akıttığı “İstanbul sermayesi”ne bağlı oldukları için sorun çıkmadı. Bu dönemde medya sermayeleri, çeşitli devlet ihalelerini alarak ve başka bazı imkanlardan faydalanarak ülkenin en güçlü sektörlerinden birini oluşturdular.
Dönemin belirleyici karakteri, iktidarların, alternatifsiz olan medyaya bağımlı olmasıydı (“kartel” dönemi). O nedenle iktidarlar medyanın önündeki molozları ayıklıyor, arada bir mırın kırın ettiklerinde de medyadan gelen “kafamı kızdırma” kampanyalarına maruz kalıyorlardı.
Dördüncü dönemde ise, ne zaman ki “başka işleri de olan” medya patronlarının “Anadolu kaplanı” versiyonları çıktı ortaya, işte o zaman çatışma kaçınılmaz oldu. (Bu değişimi bütün netliğiyle gösteren sembol olay, Aydın Doğan’ın Ceyhan’da rafineri talebine karşılık, Tayyip Erdoğan’ın “Onu Çalık’a verdik” cevabıydı.)
 
Dünya 1980’lerden itibaren “küreselleşme” adı verilen tarihî bir toplumsal değişim süreciyle karşı karşıya. Ekonomi perspektifinden bakıldığında, bu süreçte serbest piyasa düzenine geçiş ve özelleştirme gibi yapısal değişimler öngören politikalar Türkiye’de medya kurumunu ne şekilde etkiledi?
Bütün bu düzenlemeler, hayatına “devletin çocuğu” olarak başlayan medyayı “harçlığını babasından alan” bir çocuk olmaktan çıkardı. Piyasanın ve özel tüketimin genişlemesi, medyanın gelir kaynaklarını çeşitlendirdi; bu da ekonomik olarak daha bağımsız bir medya dünyasının yolunu açtı.
Fakat Türkiye’de medyanın “devlet eksenli” karakterinin nedeni, salt iktisadi bağımlılık değildi, belki bundan da güçlü olarak ideolojik bir bağımlılık söz konusuydu. İşte bu nedenle, iktisadi bağımsızlık, medya için demokratik bir ülkede olması gereken şekilde bir bağımsızlığa yol açmadı; ideolojik etki varlığını sürdürdü ve medyanın, yüzünü toplumdan ziyade devlete dönme refleksi bazı kırılmalara rağmen devam etti.
 
Aynı şekilde küreselleşme sürecinde siyaset düzleminde “modernliğin”, yani meşru ve ideal siyasi örgütlenme modelinin, devlet-merkezli ve merkeziyetçi bir yapıdan, toplumu ve bireyi daha fazla ön plana çıkaran liberal-demokratik bir yapıya evrildiğini görüyoruz. Yeni oluşan bu küresel normlar, prensipler ve değerler, hem devletçi-Kemalist ideolojiye sahip ana akım medyada hem de başta İslamcı-muhafazakâr olarak adlandırılan medya organları olmak üzere muhalif medyada nasıl karşılandı ve ne tür etkiler yaptı?
Ana akım medya, bünyesine zerk edilmiş ve zamanla kendisince içselleştirdiği otoriter-merkeziyetçi ideolojik eğilim nedeniyle, dünyadaki ve Türkiye’deki liberal-demokratik eğilimleri hiçbir zaman tam olarak anlamadı ve benimsemedi. Bu tavır, kendilerini “laik-kentli-çağdaş” gibi sıfatlarla niteleyen, görünüşü modern fakat zihniyeti otoriter geniş kitlelerin “modernlik” algılarına tam olarak oturuyordu. Günümüzde iyice zıvanadan çıktığına şahit olduğumuz bu geniş kalabalıkların varlığı, onlara, hakiki bir değişime gitmeksizin değişmiş gibi yapma imkanı veriyordu.
Tıpkı bu kesimler gibi, ana akım medyanın gazeteleri ve televizyonları da sadece görüntülerini değiştirerek “modernlik” iddiasında bulunmaya, zihniyet dünyaları kendilerinden daha “modern” olan bazı kesimleri “çağdışı”lıkla suçlamaya başladılar. Böyle böyle, dünyadaki yeni eğilimlerin tam tersine, hazcı bir bedende militer bir ruha sahip yeni bir medyamız oldu. Bu medya, bir yandan özel hayatın liberasyonunda öncü bir rol oynarken, öbür yandan siyasal hayatın liberasyonunun önünde bir engel olarak dikildi.
Bakın bu durumu, 2008’de kaleme aldığım Ertuğrul Özkök portresinde Hürriyet üzerinden nasıl anlatmışım size okuyayım:
Hürriyet Gazetesi, 1990’lardan önce gündelik hayat konusunda hayli muhafazakâr bir çizgiye sahipti. O hayatın tanziminde devletin müdahale hakkına tanıdığı kredinin sınırları da hayli genişti. Gazetenin, siyaset alanının dizaynındaki tutumu, keza gündelik hayattaki tutumuyla uyum içindeydi: Siyaset, siyasilere bırakılamayacak kadar ciddi bir işti. O nedenle siyaset her zaman sivil-asker bürokrasinin denetimi altında olmalıydı. Tabii, “işler çığırından çıktığında” doğrudan müdahale de meşru sayılmalıydı.
1980’lerin sonundan itibaren, Hürriyet’in gündelik hayata yaklaşımında ciddi değişiklikler oldu. Gazete, bu alanın zenginleşmesine, çeşitlenmesine, liberalleşmesine paralel olarak gündelik hayatın devletten özerkliğini savunmaya başladı. Cinsellik, giyim-kuşam, eğlence, kültür vb. alanlarda hayatla birlikte Hürriyet de liberalleşti, rahatladı.
Ertuğrul Özkök’ün göreve başlamasından sonra (1992) bu tavır değişikliği kalıcı bir hal aldı. Hürriyet artık gündelik hayata ve özel hayatlara devlet müdahalesine samimi bir şekilde karşı çıkıyor, hatta zaman zaman ölçüyü kaçırıp bazı okurlarının “edep” eksenli eleştirilerine muhatap oluyordu. Fakat bu özgürlükçü tavır sadece gündelik hayatla sınırlı kaldı. Onun dışında Hürriyet, bildiğimiz eski Hürriyet olmaya devam etti.  
 
İslamcı-muhafazakâr medyaya gelirsek?
Liberal-demokratik değerlerin dünya çapında önem ve itibar kazandığı 1990’larda Türkiye’de 28 Şubat’la doruğuna ulaşan anakronik bir süreç yaşanıyordu. Türkiye muhafazakârlığı, taşıdığı ağır “devletçi”, “milliyetçi” bagaj nedeniyle bu yeni değerleri ıskalamaya hazırdı. Fakat 28 Şubat, “devletin kutsallığı”na dair algıya ağır bir darbe indirdi. Bu darbenin verdiği ivmeyle Türkiye muhafazakârlığında bariz bir bireyselleşme ve özgürleşme görülmeye başladı. Muhafazakâr medya bu rüzgarın etkisinin dışında kalamazdı, nitekim öyle oldu.
 
Küreselleşmenin yanı sıra, Türkiye’yi derinden etkileyen başka bir süreç de, çevrenin merkeze aktığı ve bu süreçte yeni gelenlerin kimlik, zenginlik ve iktidarın paylaşımı ve haklar konusunda taleplerini yükselttiği büyük bir sosyolojik değişimin yaşanması. Bu sosyolojik değişimin medyaya yansıması ne şekilde oldu/oluyor? Medyayı ne şekilde etkiledi/etkiliyor?
Ana akım medya, sözünü ettiğiniz sürece, tıpkı bu medyayı takip eden ve kendilerini “laik-kentli-çağdaş” gibi sıfatlarla tanımlayan kitleler gibi sınıfsal bir tepki verdi. Burada bir parantez açarak “sınıfsal tepki” tanımlamamı biraz detaylandırma ihtiyacı hissediyorum. Evet, benim kanaatim bu yönde. Ben, dinmek bilmeyen bir “irtica korkusu” yaşadıklarını söyleyegelen bu kitlelerin duygusunun “korku” değil “öfke” olduğuna inanıyorum. Başörtülü kadın ve genç kızlara gösterilen sert tepkiye bakalım: Bu insanlar eskiden köylerinde oturduklarında bir sorun teşkil etmiyorlardı. Şehirlere gelip “kenar”larda yaşadıkları sürece de fazla bir sorun yoktu. Ne zaman ki şehirlerin merkezlerine geldiler ve aynı mekanları kullanmaya, aynı hakları talep etmeye başladılar, o zaman sorun çıktı. Bir hastanedeki başörtülü hizmetli sorun değildir; fakat bir doktor sorundur ve öfke yaratır! Birileri, statü olarak kendilerinden düşük gördükleri başka birilerini yanlarında istemiyor! Bu, sınıf duygusundan başka bir şey değildir!
Aynı duygu, bu kitlelerin medyadaki karşılıklarında da var. Buralarda çok sayıda başörtülü hizmetliye rastlayabilirsiniz; fakat bir tane başörtülü muhabire rastlayamazsınız. Ana akım medya, sözünü ettiğiniz sosyolojik değişimi algılıyor fakat kabul etmek istemiyor. Hep o bildiğimiz ideolojik aidiyet nedeniyle... Aslında onun tavrı da sınıfsal...
 
Ana akım medya içerisinde ikinci büyük medya yapılanması olan ATV-Sabah Grubu, Çalık Holding tarafından satın alındı. Bu ana akım medya açısından, özellikle medya-iktidar ilişkileri özelinde, ne anlam ifade ediyor? Bu noktada, medya sahipliği üzerindeki tekelin kırılması ve çeşitlenmesi, Türkiye’de demokratikleşmeye katkıda bulunabilir mi? Taraf, Zaman, Star ve Yeni Şafak gibi gazetelerin son dönemde artan etkinliği göz önüne alındığında, Türkiye’de “ana akım medya”nın yeniden tanımlanmaya başlandığı söylenebilir mi?
2000’li yılların başına kadar medyaya İstanbul sermayesi merkezli bir yapı egemendi. O yıllara kadar gazete ve televizyonlar, kabaca “modern, çağdaş” olanlar ve onların “dinci” diye tanımlamayı sevdiği muhafazakâr medya olarak ikiye ayrılıyordu. Birinci grup, “laikliği savunma” görüntüsü altında neredeyse blok halinde devletin toplumu denetleyebilmesinin bir aracı gibi çalışıyor; ikinci grup ise kimi eksikliklerine rağmen daha “sivil” bir çizgi izlemeye gayret ediyordu. Fakat başta “dinci” etiketi olmak üzere, birinci grupta yer alan gazete ve televizyonların yürüttüğü kampanya o kadar etkili olmuştu ki, bu iki “kamp”ın okurları tamamen ayrışmıştı. Dolayısıyla muhafazakâr medyanın “laik-kentli-çağdaş” okurlar üzerindeki “sivil” etkisi neredeyse sıfırdı.
2002 seçimlerinden sonra medyada radikal bir değişim oldu. Yeni sermaye gruplarının medyaya girmesiyle, Sabah ve ATV gibi öyle kolayca “dinci” diye etiketlenemeyecek, öte yandan ana akım medya okurlarının yadırgamayacağı bir görünüm ve içerik taşıyan yeni bir medya öbeği çıktı ortaya. Bunlar aynı anda hem laikliği hem demokrasiyi savunarak, “çağdaşlığın” laiklikten ibaret olmadığını göstermeye başladılar ve bir anlamda oyunu bozdular. (Bunları söylüyorum, fakat bir rezervim var: Yeni medya öbeğinin askerî vesayete karşı mücadelede oynadığı olumlu role rağmen, bu gazete ve televizyonların siyasi iktidarla ilişkilerinde sorunlar olduğu muhakkak. Bunu da gözden uzak tutmamak lazım.)
Ana akım medyanın işi 2000’lerin başından itibaren daha da zorlaştı. Bu kesimden, Sabah ve hatta Taraf gibi gazetelerin dahi “dinci” olduklarına dair tuhaf bir tezvirat yükseldi ki, onların ne kadar sıkışmış olduklarının somut bir göstergesiydi bu.
 
Türkiye’de günümüzdeki mevcut siyasi kutuplaşma ve medyanın yapısı göz önüne alındığında Taraf gazetesi bu resimde nereye oturuyor? Taraf, tarafsız yayın yapan ve genelin çıkarının ve demokrasinin bekçiliğine soyunan bir yayın organı mı, yoksa diğer yayın organları gibi belli bir kesimin taleplerini ve çıkarlarını dillendiren bir gazete mi?
Taraf, otoriterlikten demokrasiye geçmeye çalışan bütün toplumlarda örneklerini gördüğümüz demokrasiden yana misyon gazeteciliğinin Türkiye versiyonu olarak ortaya çıktı. Taraf’ın akıbetini, demokrasi güçleriyle statüko güçlerinin giriştiği büyük mücadelenin seyri belirleyecek.
 
Batı’da “fikir” ve “bulvar” gazetesi ayrımı söz konusu. Bu ayrım Türkiye’de neden gelişmedi? Bu ayrımın gelişmesine yönelik bir umut ışığı görüyor musunuz?
Bir ülkede hayat nasılsa, medya da öyle olur. Türkiye normalleşip medeni bir ülke haline gelirse, hiç kuşkusuz bu da olacak.
 
Günümüzün siyasi ve toplumsal koşullarını ve değişimin yönünü hesaba katarak, Türk medyasının geleceğine dair bir projeksiyon yaptığınızda, Türkiye’de medyanın nasıl bir işlev ve yapıya doğru evrildiğini görüyorsunuz? Daha açık bir ifadeyle, yakın gelecekte demokratik ve özgürlükçü bir medya görebilecek miyiz?
Türkiye geri dönüşsüz bir yola girdi. Arada sendelemeler ve gerilemeler olabilir. Fakat mesela 10-15 yıl sonra Türkiye’nin bugünkü haliyle kıyaslanamayacak bir ülke olacağı muhakkak; meğerki dünya tepetaklak gitsin. Öyle bir ülkenin medyasının bugünkü gibi olması düşünülemez tabii. Ben iyimserim. Türkiye de, Türkiye’nin medyası da daha güzel olacak!

 


Paylaş Tavsiye Et