Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (August 2009) > Yüzleşiyorum > Ankara Oyunları: Bizans’ın pabucu dama atıldı
Yüzleşiyorum
Ankara Oyunları: Bizans’ın pabucu dama atıldı
Mustafa Özel
Yİ­NE dağ ba­şı­nı du­man al­dı, gü­müş de­re dur­maz akar. Gü­neş ufuk­tan şim­di ba­tar, otu­ra­lım ar­ka­daş­lar! El­li yıl­dır, yüz yıl­dır otu­ru­yor­lar. Tek mis­yon­la­rı, mil­le­tin yü­rü­me­si­ni en­gel­le­mek san­ki. Oy­sa dev­let de­nen me­ka­niz­ma, mil­le­tin yü­rü­me­si­ni te­min­den baş­ka ne­ye ya­rar ki? Man­da gi­bi mil­le­tin ge­çiş yo­lu­na çö­mel­miş bir ay­gı­ta dev­let mi de­nir?
Top­lum­lar dev­let­le­ri sa­ye­sin­de mil­let olur; bu yüz­den de mil­let­ler, dev­let­le­ri­ni çok se­ver­ler. Yüz­ler­ce yıl­dan be­ri ha­ki­ki dev­let­li­ğin öz­le­mi­ni çe­ken Arap genç­ler, Lon­dra se­ya­hat­le­rim­den bi­rin­de ba­na şöy­le sor­muş­lar­dı: Tür­ki­ye’de olup bi­ten­ler bi­zi çok he­ye­can­lan­dı­rı­yor. Fa­kat Müs­lü­man Türk­ler bi­ze faz­la­sıy­la dev­let­çi gö­zü­kü­yor­lar. Din­dar bir in­sa­nın bu de­re­ce dev­let­çi ke­sil­me­si siz­ce prob­lem­li de­ğil mi?
De­ğil, de­dim! So­ru­lar da, ce­vap­la­rı da ta­rih­sel bağ­lam­la­rı için­de an­lam­lı­dır. Bi­zim için dev­let ve din so­yut­la­ma düz­le­min­de ay­rı­lır­lar, top­lum­sal ger­çek­lik düz­le­min­dey­se bir ve ay­nı şey­dir­ler. Bu­na “din ü dev­let” de­riz biz. Tra­jik An­ti­go­ne psi­ko­lo­ji­si bi­ze ya­ban­cı­dır.
So­fok­les’in ün­lü tra­je­di­sin­de An­ti­go­ne, da­yı­sı Teb Kra­lı Kre­on’un buy­ru­ğu ile ken­di vic­da­nı ve­ya din­sel inan­cı ara­sın­da ter­cih yap­ma­ya zor­la­nır. Kre­on şeh­re ege­men ol­ma sa­va­şın­da, An­ti­go­ne’un kar­de­şi­ni öl­dü­rür ve ce­se­di­nin gö­mül­me­si­ne izin ver­mez. An­ti­go­ne’un inan­cı­na gö­re bu, kar­de­şi­ni ebe­di­yen ce­hen­ne­me terk et­mek de­mek­tir. Tan­rı­la­ra ve kar­de­şi­ne kar­şı gö­re­vi­ni ye­ri­ne ge­tir­me ar­zu­suy­la, yurt­taş sı­fa­tıy­la kra­lın buy­ru­ğu­na uy­ma zo­run­lu­lu­ğu ça­tı­şır. So­nun­da din­sel inan­cı (ve kar­deş sev­gi­si) ağır ba­sar ve ölü­mü gö­ze ala­rak kar­de­şi­ni gö­mer.
Biz­de kra­lın di­ne say­gı gös­ter­me­di­ği za­man­lar ol­du el­bet­te ve hâ­lâ olu­yor. İnan­cı­mı­za ge­rek­li say­gı gös­te­ril­me­di­ği za­man kra­lı­mı­za (dev­le­ti­mi­ze) do­ğal ola­rak kı­za­rız. İn­san, sev­gi­li­si­ne kız­maz mı hiç? Evet, Türk­le­rin dev­let aş­kı, tıp­kı Ha­lil Cib­ran’ın Er­miş’in­de res­met­ti­ği gi­bi­dir:
“Do­ku­du­ğu­muz ku­maş par­ça­sı­nı, sev­gi­li­miz gi­ye­cek­miş gi­bi yü­re­ği­miz­den çek­ti­ği­miz ip­lik­ler­le do­ku­mak. Yük­selt­ti­ği­miz bi­na­yı, için­de sev­gi­li­miz otu­ra­cak­mış gi­bi ru­hu­mu­zun hı­zıy­la yük­selt­mek. To­hu­mu şef­kat­le serp­mek, eki­ni se­vi­ne­rek top­la­mak. Bü­tün bu ve­rim­ler, sev­gi­li­mi­ze su­nu­la­cak bir he­di­ye imiş gi­bi! Yap­tı­ğı­mız her işi, ru­hu­mu­zun ne­fe­siy­le yük­le­mek. Ve ça­lış­tı­ğı­mız sı­ra­da bü­tün kut­lu ölü­le­rin bi­zi çev­re­le­ye­rek gö­zet­tik­le­ri­ni his­set­mek!”
 
Top­ra­ğın Ru­hu­na Ayak Uy­du­run
Yah­ya Ke­mal de “Biz ölü­le­ri­miz­le be­ra­ber ya­şa­rız” de­mi­yor muy­du? Bir ölüy­le ya­şa­ma­yı an­cak aşk an­la­şı­lır kı­la­bi­lir. Aşk­la dü­şün­mek, aşk­la ça­lış­mak. Cib­ran’ın di­liy­le: “Siz top­ra­ğa ve top­ra­ğın ru­hu­na ayak uy­dur­mak için ça­lı­şır­sı­nız. Çün­kü tem­bel ol­mak, yer­yü­zü­nün mev­sim­le­ri­ne ya­ban­cı kal­mak, muh­te­şem ve mağ­rur bir tes­li­mi­yet için­de son­suz­lu­ğa iler­le­yen ha­yat ker­va­nı­nın dı­şı­na çık­mak­tır. Ça­lış­tı­ğı­nız za­man, sa­at­le­rin fı­sıl­tı­la­rı­nı kal­bin için­de nağ­me ahen­gi­ne çe­vi­ren bir ney’si­niz. Ken­di­ni­zi işe ver­mek­le, ha­ya­ta kar­şı sev­gi­ni­zi gös­te­ri­yor­su­nuz. Ha­ya­tı iş ba­şa­ra­rak sev­mek­se, onun en giz­li sır­la­rı­na er­mek de­mek­tir.”
Mil­let ço­cuk­la­rı­nın “top­ra­ğa ve top­ra­ğın ru­hu­na ayak uy­dur­mak için ça­lış­ma­ya” yö­nel­me­si için, dev­le­tin ak­lı ba­şın­da bir dü­zen­le­yi­ci ve ta­raf­sız bir ha­kem ol­ma­sı la­zım. Ne ken­di­ne (ya­ni bü­rok­ra­si­ye) yont­ma­lı, ne de her­han­gi bir im­ti­yaz­lı züm­re­ye.
Tam 30 yıl ön­ce, üni­ver­si­te­de ti­ca­ret hu­ku­ku ho­ca­mız şa­hıs­la­rın dev­let aley­hi­ne aç­tık­la­rı da­va­la­rın ge­nel­lik­le dev­let le­hi­ne so­nuç­lan­dı­ğı­nı an­lat­tı­ğı za­man, ba­zı ar­ka­daş­lar iti­raz et­miş, Da­nış­tay’ın sa­de­ce hak­lı da­va­la­rı dev­let le­hi­ne so­nuç­lan­dır­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­le­miş­ler­di. Hu­kuk pro­fe­sö­rü­nün (Fad­lul­lah Cer­ra­hoğ­lu) ver­di­ği kar­şı ör­nek unu­tu­la­cak cins­ten de­ğil­di: 1970 yı­lın­da de­va­lü­as­yon ol­muş, do­lar 9 li­ra­dan 15 li­ra­ya yük­sel­til­miş­ti. Bu ka­rar­dan tam al­tı ay ön­ce, it­hal be­del­le­ri­ni 9 li­ra­lık kur üze­rin­den Mer­kez Ban­ka­sı’na ya­tır­mış olan it­ha­lat­çı­lar, trans­fer­le­rin ya­pı­la­bil­me­si için do­lar ba­şı­na 6 li­ra­lık ila­ve pa­ra ya­tır­mak zo­run­da kal­mış­lar­dı. Su gö­tür­mez bi­çim­de hak­lı ol­ma­la­rı­na rağ­men, it­ha­lat­çı­lar hak­sız bu­lun­muş, Mer­kez Ban­ka­sı ila­ve tah­si­la­tı yap­mış­tı. “Na­sıl olur ho­cam?” di­ye şaş­kın­lı­ğı­nı di­le ge­ti­ren bir öğ­ren­ci­ye, ho­ca­nın ce­va­bı yıl­lar­ca ha­tır­la­na­cak­tı: “Ab­la­nı öpen ka­dı ise, şi­ka­ye­tin bey­hu­de­dir!”
Ni­zam’ül-mülk’ün Si­ya­set­nâ­me’-sin­den bir “hi­ka­ye” nak­let­me­nin tam za­ma­nı­dır: Gaz­ne­li Mah­mud bü­tün ge­ce şa­rap iç­miş ve sa­bah şa­ra­bı­nı da nûş ey­le­miş idi. Sul­ta­nın si­peh­sâ­la­rı Ali Nü­viş­te­kin da­hi bu mec­lis­te ha­zır bu­lu­na­rak bü­tün ge­ce iç­miş ve hiç uyu­ma­mış­tı. Gü­neş kuş­luk za­ma­nı­na gel­dik­te, ba­şı dön­dü, if­rat şa­rap­tan ra­hat­sız­lık his­se­de­rek ha­ne­si­ne git­mek üze­re izin is­te­di. Sul­tan: “Ay­dın gün­de bu hal ile git­mek doğ­ru de­ğil­dir. İkin­di na­ma­zı­na ka­dar bu­ra­da is­ti­ra­hat et. O za­man ayık ola­rak gi­der­sin. Zi­ra muh­te­sib se­ni bu hal­de gö­rür­se, hâd vu­rur. Şe­ref ve hay­si­ye­tin ha­lel­dar olur. Be­nim kal­bim bun­dan ren­ci­de olur, ama bir şey söy­le­ye­mem” de­di. Ali Nü­viş­te­kin el­li bin ada­mın si­peh­sâ­la­rı ve za­ma­nı­nın şe­ci ve mü­ba­riz nâm­da­rı idi. Muh­te­si­bin böy­le bir ha­re­ket­te bu­lu­na­ca­ğı­nı ha­tı­rın­dan ge­çir­me­di. Yü­re­ği da­ral­dı ve se­ras­ker­li­ği tut­tu: “El­bet gi­de­rim” de­di. Ve hiz­met­kâr­la­rın­dan mü­rek­kep azîm bir alay ile ata bi­nip ha­ne­si­ne te­vec­cüh et­ti. Muh­te­sib yol­da ona rast ge­le­rek, böy­le ser­hoş gö­rün­ce, atın­dan in­di­rip bî­ma­ha­ba eli­le anı döğ­dü. O de­re­ce­de ki, Ali Nü­viş­te­kin top­ra­ğı diş­le­di. As­ker­le­ri bu ha­li gör­mek­le be­ra­ber hiç kim­se bir söz söy­le­ye­me­di. Er­te­si gün Ali Nü­viş­te­kin sır­tı­nı açıp pa­re pa­re ol­du­ğu­nu Sul­tan’a gös­ter­di. Mah­mud gül­dü ve: “Bir da­ha ser­hoş ola­rak ev­den dı­şa­rı çık­ma­mak üze­re tev­be et” de­di.
Bu me­se­li nak­le­den Ni­zam’ül-mülk, sö­zü­nü şöy­le bağ­lı­yor: “Ter­tib-i mülk ve ka­va­id-i si­ya­set muh­kem olur­sa, ada­let işi zik­ret­ti­ği­miz vech ile tat­bik edi­lir.” Ya­ni bir ül­ke­de dev­let dü­ze­ni ve si­ya­set ku­ral­la­rı sağ­lam ise, ada­let iş­te böy­le uy­gu­la­nır. Se­ras­ke­re bi­le tor­pil ge­çil­mez. Muh­te­mel­dir ki, gü­cü­ne al­da­nıp ya­sa­ya uy­mak­ta ayak di­re­yen Ali Nü­viş­te­kin’in yo­lu­na muh­te­si­bi o sa­at­te gön­de­ren biz­zat Sul­tan Mah­mud’dur!
27 Ni­san kor­san bil­di­ri­siy­le amaç­la­rı­na ula­şa­ma­yan ulu­sal sis­te­mi­mi­zin “efen­di­le­ri”nin ka­va­id-i si­ya­set­le­ri­nin muh­kem ol­ma­dı­ğı, AK Par­ti’yi top­ye­kun ka­pat­ma gi­ri­şi­miy­le ar­tık “ayan be­yan” ol­du. Hu­ku­kun üs­tün­lü­ğün­den söz edi­yor­lar, fa­kat hak­ka say­gı­la­rı yok. Ada­let ara­yı­şın­da hiç­bir za­man sa­mi­mi ol­ma­dı­lar. “Baş­ka Tür­ki­ye yok!” gi­bi sah­te slo­gan­la­rın ar­ka­sı­na sı­ğı­nıp, Tür­ki­ye’yi se­vi­yor gi­bi yap­sa­lar da, ger­çek­te “Türk­le­ri” sev­mi­yor­lar. Ha­lil Cib­ran “top­ra­ğın ru­hu­na ayak uy­dur­mak”tan söz edi­yor­du. Türk­lük, her­han­gi bir müp­hem kan iliş­ki­si de­ğil, üze­rin­de bin yıl­dır ya­şa­dı­ğı­mız bu top­rak­la­rın ru­hu­na ayak uy­dur­mak­la oluş­muş bir ger­çek­lik­tir. Bu in­san­la­rı ger­çek­ten sev­gi­li­niz gi­bi gör­me­dik­çe, baş­ka ger­çek­lik­le­re ka­nat aç­ma­nız, baş­ka top­rak­la­ra sı­ğın­ma­nız ka­çı­nıl­maz­dır.
 
İç Ge­ri­li­min Kö­kü Dı­şa­rı­da
Tür­ki­ye’yi se­vip(!) Türk­le­ri sev­me­yen­ler yi­ne ül­ke­de tam­tam­lar çal­ma­ya baş­la­dı­lar. Ne za­man eko­no­mi bi­raz dü­zel­se, iş­ler ül­ke­de bi­raz ol­sun ra­yı­na otur­sa, “me­de­ni” gö­rü­nüm­lü şer güç­le­ri ha­re­ke­te ge­çer. Te­le­viz­yon­lar he­men mar­ji­nal di­nî(?) grup­la­rın birta­kım “ey­lem”le­ri­ni ser­gi­le­me­ye baş­lar. En faz­la yüz ki­şi­ye söz ge­çi­re­bi­le­cek sö­züm ona ce­ma­at li­der­le­ri­nin ya va­az­la­rı ya­hut var­sa kır­dık­la­rı fın­dık­lar ha­ber prog­ram­la­rı­na ta­şı­nır. Ge­re­kir­se ko­nu man­ken­le­ri de te­da­rik edi­le­rek ka­muo­yu gün­ler­ce meş­gul edi­lir. So­nuç­ta zin­de kuv­vet­ler ha­re­ke­te ge­çer ve Cum­hu­ri­yet bil­mem ka­çın­cı kez cum­hur­dan kur­ta­rı­lır. Ne pa­ha­sı­na? Cum­hu­ru yok say­ma, cum­hu­run (ve zin­de kuv­vet­le­rin) dış düş­man­la­rı­nı se­vin­dir­me, si­ya­se­ti gay­ri­meş­ru­laş­tır­ma ve eko­no­mi­yi ber­bat et­me pa­ha­sı­na.
28 Şu­ba­tı ha­tır­la­yın: Beş yıl­da iç borç­lar be­şe kat­lan­dı; ül­ke­yi yol­da yü­rü­mek­ten aciz, söy­le­dik­le­ri­nin far­kın­da ol­ma­yan baş­ba­kan­lar yö­net­ti. AK Parti’nin se­çim za­fe­ri, ka­riz­ma­tik bir li­de­rin ma­ri­fe­tin­den çok, cum­hu­run zo­ra­ki Cum­hu­ri­yet bek­çi­le­ri­ne is­ya­nı­dır.
Bu­gün­kü kar­ga­şa­nın, tam da iç ka­muo­yu nez­din­de sı­kı­şan Bush re­ji­mi­nin İran’a ope­ras­yon dü­zen­le­me tar­tış­ma­la­rı­nın or­ta­sın­da çı­kı­ver­me­si se­bep­siz de­ğil. Öy­le an­la­şı­lı­yor ki, ar­tık mil­li dev­let­ler ve on­la­rın mil­li ra­kip­le­ri yok; kü­re­sel yağ­ma­cı­lar ve on­la­rın yer­li iş­bir­lik­çi­le­ri var. Bun­la­ra kar­şı ko­ya­cak her ha­re­ket ateş men­zi­li­ne gi­ri­yor.
Tür­ki­ye Bü­yük Mil­let Mec­li­si, 1 Mart 2003’te­ki tez­ke­re­de ger­çek­ten “bü­yük” bir mec­lis ol­du­ğu­nu gös­ter­di ve in­ce bir si­ya­set­le em­per­yal güç­le­ri ge­ri püs­kürt­tü. Ak­si hal­de, 21. yüz­yı­lın ilk ada­let­siz sa­va­şın­da, 19. ve 20. yüz­yı­lın iki em­per­ya­list gü­cü­nün ye­de­ğin­de, Müs­lü­man Irak hal­kı­na kar­şı sa­va­şa gir­miş ola­cak­tık. İle­ri­de da­ha açık se­çik gö­rü­le­cek­tir ki, TBMM’nin tez­ke­re­yi ret ka­ra­rı 80 yıl ka­dar ön­ce­ki Mi­sak-ı Mil­li be­yan­na­me­si­ne denk­tir. Na­sıl o za­man dü­vel-i mu­az­za­ma­ya han­gi nok­ta­lar­dan ge­ri çe­kil­me­ye­ce­ği­mi­zi ka­rar­lı bir dil­le söy­le­miş­sek, bu­gün de ay­nı şe­yi söy­lü­yor­duk: Ame­ri­kan as­ke­ri­ni Tür­ki­ye sı­nır­la­rı içi­ne al­ma­ya­ca­ğız ve Irak’ta (ge­nel­de Or­ta­do­ğu’da) ül­ke­mi­zi ka­rış­tı­ra­cak ge­liş­me­le­re izin ver­me­ye­ce­ğiz.
Hiç kuş­ku­nuz ol­ma­sın ki, zor­la ya­ra­tıl­ma­ya ça­lı­şı­lan si­ya­si kri­zin ar­ka­sın­da ge­ne “dış güç­ler” var­dır. Bun­lar söz­de ulu­sal­cı odak­la­ra bir yan­dan kar­ga­şa çı­kart­tı­rır, di­ğer yan­dan san­ki bu odak­lar ken­di­le­ri­ne düş­man­mış da, ala­şa­ğı edil­mek is­te­nen yer­li güç­ler ken­di­le­rin­den­miş gi­bi bir ha­va ya­ra­tır­lar. Bü­tün dert­le­ri, Tür­ki­ye’de hal­ka da­yan­ma­yan re­jim­le­rin ik­ti­dar­da ol­ma­sı­dır. Hal­ka da­yan­ma­yan, mut­la­ka ken­di­ne bir da­ya­nak bul­mak zo­run­da ol­du­ğun­dan, böy­le­le­ri­ne ta­lep­le­ri­ni da­ha ko­lay ka­bul et­ti­rir, di­le­dik­le­ri dü­zen­le­me­le­ri ya­par­lar.
Türk si­ya­si sis­te­mi Cum­hu­ri­yet ta­ri­hi­nin en bü­yük “mil­li­lik” sı­na­vın­dan ge­çi­yor. Mil­li­li­ğin tek kıs­ta­sı, gü­cü­nü ve meş­ru­lu­ğu­nu mil­let­ten al­mak­tır. Dev­le­tin iç kat­man­la­rın­da bir par­ça­lan­ma ve bir ta­ra­fın di­ğe­ri­ni tas­fi­ye et­mek­te ol­du­ğu söy­le­ni­yor. Di­le­riz ki tas­fi­ye eden par­ça ger­çek­ten mil­li ol­sun, mil­le­te da­yan­ma ira­de­sin­den sap­ma­sın. Med­ya­da ile­ri sü­rül­dü­ğü üze­re ta­raf­lar Tür­ki­ye­ci de­ğil de Ame­ri­kan­cı ve Av­ras­ya­cı (Rus­çu) ise­ler, vay be­nim kö­se sa­ka­lı­ma!

Paylaş Tavsiye Et