Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (April 2009) > Topluyorum > Mahalle baskısı ülkeyi Kuzey Irak'a sürüklüyor
Topluyorum
Mahalle baskısı ülkeyi Kuzey Irak'a sürüklüyor
 

Ekim ayının başında yayın kurulu toplantısını yaptığımız zaman, masada duran konuların başında “mahalle baskısı” geliyordu. Zira geçtiğimiz ay gündemi ziyadesiyle meşgul etmiş olan bu tartışma, o günlerde de hızını kesmeden sürmekteydi. Hatta yeni sayımızda bazı yazıları bu konuya hasretmeyi bile düşünmüştük. Ama aradan daha bir hafta bile geçmeden bu konu unutuldu, gündem aniden farklı mecralara kaydı. Bildiğiniz gibi Amerika’da Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komitesi’nden Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı geçti. Bir hafta kadar bu meseleyle yatıp kalktık. Derken Doğu’dan şehit haberleri gelmeye başladı. 22 Temmuz seçimlerinden önce başlamış, ancak seçimlerle birlikte unutulmuş olan “Kuzey Irak’a girme” tartışmalarına geri dönüldü. Araya giren bayram, ortamı biraz soğutsa da hükümete Kuzey Irak’a girme yetkisi veren ‘tezkere’ Meclis’te kabul edildi. Tezkerenin üzerinden daha birkaç gün bile geçmemişti ki, Hakkari’den yeni bir terör haberi geldi. Bir süredir zaten gergin olan kamuoyu, bazı gazete ve televizyonların da kışkırtmasıyla patladı. Şehit cenazeleri, nümayişler, kin ve nefret dolu sloganlar, öfke dolu kalabalıklar, kavga ve çatışmalar… İşte arkadaşlar, bu akşamki toplantımızı böyle hararetli bir ortamda yapıyoruz.

İyi de bu ilk defa olmuyor ki! İstersen aç bak; son altı aydır her toplantımıza içinde bulunduğumuz siyasi ortamın hararetinin had safhada olduğundan dem vurarak başlıyorsun.
 

Bu doğru; Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili tartışmalar ilk başladığı andan itibaren siyasi hayatımızdaki gerginlik yakamızı hiç bırakmadı. Tüm süreci tekrar etmeye gerek yok, ama bugünü anlamak açısından köşe taşlarını hatırlamakta fayda var: Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı, Cumhuriyet mitingleri, e-muhtıra, 367 maskaralığı, Kuzey Irak’a girme tartışmaları, bu çerçevede Ankara’da patlayan bomba, Büyükanıt’ın önümüzdeki günlerde bu türden eylemlerin artacağı yönündeki garip tahmini ve Hudson Enstitüsü skandalı, 22 Temmuz seçimleri, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi, ikinci AKP hükümetinin kurulması, sivil anayasa hazırlıkları, anayasa değişikliği referandumu, yükselen PKK terörü, tezkere ve Kuzey Irak tartışmaları…

Anlaşılan bu akşam sen yine bir hikaye yazacaksın, bu kadar gerilere gittiğine göre.

Aslında çok uçtuğumu düşünmeyeceğinizden emin olsam bu süreci ta Şemdinli olaylarından, Danıştay saldırısından, ulusalcı para-militer örgütlerden, Cumhuriyet gazetesine atılan bombalardan, Ümraniye cephaneliğinden, varlığı yalanlanan “darbe günlükleri”nden ve Nokta dergisinin kapanmasından ya da kapatılmasından başlatırdım. Ama üzerimde oluşacak “mahalle baskısı”nı kaldırabilecek durumda değilim bugün.
 
Mahalle Baskısına Ne Oldu?

 

Hikayen ilginç olacağa benziyor, ama biraz sabret. Çünkü Kuzey Irak tartışmalarına geçmeden önce konuşacağımız şeyler var. Bu arada hatırlattığın iyi oldu; Ekim ayının gelişmeleri arasında bir de referandum vardı. Ben de maalesef merkez medyanın tuzağına düştüm ve referandumu zikretmeyi unuttum. Israrla bastırılmaya çalışılsa ve diğer olayların arasına kaynamış gibi görünse de bu referandum çok önemli. Onu da konuşacağız bugün. Ama yeniden bu ayın başına dönelim ve geçen ay bıraktığımız yerden devam edelim. Biraz önce de bahsettiğim gibi Ekim’in başlarında kamuoyunu kasıp kavuran tartışma konusu “mahalle baskısı”ydı. Bu ve benzeri istikamette yapılan haber ve yorumlarla, Türkiye kamuoyunda birden 28 Şubat sürecini hatırlatan bir “şeriat tehdidi altında olan rejim” imajı yaratıldı. Ne var ki, bu durum çok sürmedi, kısa zamanda gündem değişti ve “şeriat tehdidi” tamamen unutuldu. Ne oldu? Aniden bu ne idüğü belirsiz ‘tehdit’ mi ortadan kalktı? Sizce burada bir gariplik yok mu?

Aslında cevap sorunun içinde gizli. Evet bir acayiplik var; hem de büyük bir acayiplik. Zira burada rejimden bahsediyoruz, sütten değil. Rejim ne süt gibi bir günde bozulur, ne de eğer bozuluyorsa bir ya da birkaç günde kurtulur. Dolayısıyla, mantık gereği, “tehdit altında olan rejim” tartışmaları birden başladıysa ve aynı şekilde aniden kesildiyse bunun tek bir açıklaması olabilir. O da bu tartışmaların aslında son derece suni, yapay olduğu. Başka bir deyişle Eylül ayına damgasını vuran “mahalle baskısı” ve “gericilik” tartışmaları koca bir yalandan ibaretti. Tıpkı daha önceki rejim tartışmaları gibi. Bildiğiniz üzere bu yalanların en büyükleri 28 Şubat sürecinde söylendi.

Demek ki hırsızlık, dolandırıcılık, talan ne kadar büyükse, yalan da o denli büyük oluyor. 28 Şubat sürecinde Türkiye, tarihinde görmediği bir dolandırıcılık hadisesi yaşadı. Bankaların içi boşaltıldı. Gecelik faizlerdeki değişimlerle bir grup insanın cebine muazzam miktarlarda para pompalandı. Türk halkı milyarlarca dolar kaybetti.

Bence de mesele tamamen ‘duygusal’. Yani ne zaman ki merkez medyanın etkin kalemleri “gericilik”ten, “şeriat tehlikesi”nden, “Ortaçağın karanlıkları”ndan, İran’dan, şimdilerde Malezya’dan ve “mahalle baskısı”ndan söz etse, acaba talan nerede diye merak ediyorum. Kendisinden hiç hazzetmesem de burada Fatih Altaylı’yı anmak durumundayım. 24 Eylül’de bir yazı yazmıştı; başlığı “Ranta Bak Ranta”. Yazısında Altaylı, Aydın Doğan’ın bir süre önce satın aldığı Hilton Arazisi için İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB)’nden nihayet imar izni aldığını (ya da Şişli Belediyesi’nden çıkan izni İBB’ye onaylattığını), dolayısıyla da “mahalle baskısı” ve Malezya tartışmalarının artık sona ereceğini iddia ediyordu. Altaylı üşenmemiş, bir de hesap yapmış: Doğan bu araziyi 254 milyon dolara satın almış. Ama o zaman imar izni 43 bin metrekare imiş. Belediye’den son aldığı imar izni ile bu miktar 238 bin metrekareye çıkmış. Maliyetleri düştükten sonra, buraya yapılacak yatırımdan Doğan’ın cebine kalacak kâr, 2 milyar 346 milyon dolar olacakmış.

Allah bereketini alsın.

Ne kadar talan, o kadar yalan. Eğer Altaylı’nın iddiaları doğruysa, Eylül ayında ortalığı kasıp kavuran “mahalle baskısı” tartışması, 2 milyar 346 milyon dolarlık bir tartışma. Bence bu örnek olaydan yola çıkarak 28 Şubat sürecinde yapılan talanın miktarını basit bir matematik hesabı ile bulabiliriz.

Valla Altaylı’nın dediği çıktı; “mahalle baskısı” tartışması bıçakla kesilmiş gibi son buldu. Bu işlere kafası iyi basıyor gibi.

 

Eee, olacak o kadar. Altaylı bu konularda tecrübelidir. Bu tür işleri ondan iyi bilen kaç isim sayabilirsiniz? 28 Şubat sürecinin medya ayağının en parlak siması bu hazretti; unutmayalım.

Şerif Mardin Hoca’nın yerinde olmak istemezdim hiç. Herhalde kendini kullanılıp atılmış gibi hissediyordur.

 

Sathilik Diz Boyu

Bence burada Türkiye’de kamuoyunun nasıl oluştuğuna, gündemin nasıl şekillendiğine daha yakından bakmamız lazım. Nitekim son terör olaylarının ardından başlayan “Kuzey Irak Operasyonu” vaveylası bu konuyu acilen ele almamızı zorunlu kılıyor. Buradaki problemi çözemediğimiz sürece Türk halkı olarak sürekli oyuna getirilmekten kurtulamayız.

 

Biraz daha açman gerekecek.

Bakın, bugün ülkenin dört bir yanında protestolar, nümayişler oluyor. Halk gergin ve öfkeli. Çatacak yer arıyor herkes. Sokakta insanlar, “Daha ne duruyoruz? Girelim artık şu Kuzey Irak’a!” havasında. Hükümet de büyük baskı altında. İş öyle bir noktaya geldi ki, Kuzey Irak’a bir operasyon düzenlememek vatan hainliği olarak görülüyor. Akıl ve izan, strateji, hesap, kitap… kimsenin umurunda değil. Kimse sebep-sonuç zincirinin ikinci ya da sonraki halkalarını düşünmek istemiyor.

Sözü “mahalle baskısı”na getirebilirsin inşallah.

Söz zaten orada. Aç televizyonu bak. Yüz binler sokakta. Hepsinin istediği bir tek şey var: “Kuzey Irak’a girelim.” Bundan iyi mahalle baskısı olur mu? Bence “Kuzey Irak’a girelim” ile “filanca paşanın başını isteriz”, “şeriat isteriz”, “mollalar İran’a” ya da “Türkiye Malezya olmayacak” arasında mahiyet itibariyle hiçbir fark yok. Maalesef Türkiye’de işler uzunca bir süredir böyle yürüyor. Belli zümreler siyasi ya da ekonomik bir hedefe ulaşmak istediler mi, önce sokağı tahrik ediyorlar. Halk galeyana geliyor; aklıselim ortadan kalkıyor. İtidal yanlıları ‘hain’, ‘gerici’ ve ‘iktidarsız’ gibi gücü kendinden menkul sıfatlarla yaftalanıyor. Karar mercileri ne kadar akla, izana, stratejiye aykırı olursa olsun belli bir istikamette karar almaya zorlanıyorlar. Bakın arkadaşlar, insanlar bir kalabalığın parçası oldukları ölçüde düşünme melekelerini yitirirler. Kalabalık büyüdükçe ortalama zeka seviyesi düşer. Yeniçerilerin ön ayak olduğu İstanbul isyanlarından tutun da, 31 Mart vakasına, 6-7 Eylül olaylarına, 1980 öncesi kaosa, 28 Şubat’a, Cumhuriyet mitinglerine, “mahalle baskısı” tartışmalarına ve son olarak da “terörü lanet mitinglerine” kadar Türk siyasetine ve ekonomisine yön veren pek çok olay özü itibariyle birer mahalle baskısı örneğidir ve maalesef bir bütün olarak Türkiye’nin değil de küçük bir zümrenin ya da grubun menfaatine hizmet etmiştir. Şimdi soruyorum size, eğer Cumhuriyet mitingleri olmasaydı e-muhtıra ve 367 maskaralığı bu ülkede yaşanabilir miydi?

Sence bunun nedeni ne? Ya da şöyle sorayım: Bütün dünyada yığınlar aynı durumda değil mi?

Bu kısmen doğru. Çok uzağa gitmeye gerek yok. İşte 11 Eylül olayları ve Amerikan kamuoyunun hali pür melali. Yalnız burada bir hususa dikkat etmek gerek. Mahalle baskısı tabandan yukarı doğru yayılan bir baskı gibi anlaşılsa da aslında durum bunun tam tersidir. Yani halk sokağa kendi kendine örgütlenerek çıkmıyor. Zaten yığınların ortak hareket etme temayülleri olsa bile, ortak karar verme kabiliyetleri yoktur. Zira karar vermek zihinsel bir işlemdir. Demin de söylediğim gibi yığınların zihinleri ise iğdiş edilmiş, alınmıştır. Dolayısıyla mahallenin baskısı genelde birilerinin yönlendirmesiyle oluşuyor ve belli hesap ve çıkarlar uğruna kullanılıyor. Şimdi senin soruna gelirsek; Türkiye’de gündem ve kamuoyu, diğer ülkelerden farklı olarak, maalesef gazeteler tarafından oluşturuluyor. Türk gazeteleri istisnasız her konuda bir ya da iki A4 sayfası uzunluğunda yazı yazabilecek, her şeyi bilen ama hiçbir şeyi hakkıyla bilmeyen köşe yazarları ile dolu. Gün geliyor bir köşe yazarı futbol uzmanı kesiliyor, başka bir gün stratejist oluyor, felsefeden ya da sosyolojiden dem vuruyor. Okurlar da aynı sathilikten nasiplerini aldıkları için ne yazarlardaki iç tutarsızlıkları, çelişkileri, hataları görebiliyor, ne de daha derin analizlere ihtiyaç hissediyorlar. Sözün özü arkadaşlar, bir ülkenin gelişmişliği o ülkede yayımlanan akademik dergilerin sayısı ve kalitesi ile ölçülür. Bu tür dergilerle, yani konunun uzmanları tarafından hazırlanmış derin analizlerle beslenmesi gereken kamuoyu gazete köşeleri ile şekilleniyorsa orada vahim bir problem var demektir. Bu problem giderilmediği müddetçe ülke olarak burnumuz pislikten kurtulmaz.

22 Temmuz’dan beri sert ve tahrik edici manşetlerini ve özellikle Ertuğrul Özkök’ün kullandığı dili göz önüne aldığımızda Hürriyet gazetesinin (ve Doğan grubuna bağlı diğer bazı gazetelerin) aynen senin burada tarif ettiğin gibi bir mahalle baskısı oluşturmaya çalıştığı anlaşılıyor. Allah vere de altından bir çapanoğlu çıkmasa.

Bir çapanoğlu olmasa Doğan grubu bu kadar aklıselimden uzaklaşır mıydı sizce? Doğrusu, biraz önce anlatılanları da dinledikten sonra, bu grubun çok da iyi niyetli olmadığını düşünüyorum. Görsel olarak ve kullandıkları dil ve üslup itibariyle sanki amaçları halkı galeyana getirip sokağa dökmek. Bir yandan Türklerin hissiyatını kaşıyorlar, diğer yandan Kürtleri rencide edici haber ve yorumlar yapıyorlar.

 

Kuzey Irak’a Gitmiyoruz, Sürükleniyoruz 

Söz madem PKK terörüne ve Kuzey Irak harekatına geldi, fazla ertelemeden bu konuya geçelim isterseniz. Malumunuz üzere, Türkiye’de bir kesim bir an önce Kuzey Irak’a girmemiz gerektiği konusunda ısrarlı. Dolayısıyla bugün böyle bir ihtimalin ne anlama geldiği üzerinde duralım. Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesinin getirileri ve varsa götürülerini konuşalım. Tartışmayı başlatmak açısından, mesela şu iki sorunun cevabını verebilmiş değilim ben henüz: Birincisi, geçen ay gerçekleştirilen terör eylemleri çok açıkça gösteriyor ki, PKK Türkiye’yi Kuzey Irak’a çekmek istiyor. Zaten tezkere çıkar çıkmaz, hatta çıkmadan önce, pek çok yorumcu Türkiye’yi oraya girmeye zorlayacak tarzda eylemler beklediklerini gizlemediler.

Herkes bu türden bir eylem beklerken, askerin gafil avlanması da bir muamma. Böyle kritik bir dönemde, 200 kişi sınırı geçsin, yarım saat uzaklıktaki bir köprüyü patlatsın, sizin bundan haberiniz olmasın, ardından aynı grup 12 askerimizi şehit etsin, 16’sını yaralasın, 8’ini de rehin alsın, sonra da elini kolunu sallaya sallaya çekip gitsin… İnsanın havsalası almıyor. Eğer burada bile bile lades yoksa, kocaman bir ihmal ve beceriksizlik var. Sorumlular kimse, hesap vermeli. Artık Genelkurmay’ın bir açıklama yapmasının vakti geldi de geçiyor.

İzin verirsen ben sorularımı tamamlayayım. Evet, PKK Türkiye’yi Kuzey Irak’a çekmek istiyor. Sebep de açık gibi. Kuzey Irak coğrafyasında, yerel destekten yoksun bir şekilde, asimetrik savaş ortamında, uluslararası şartların ve kamuoyunun hilafına yapılacak bir Kuzey Irak operasyonu, dünyanın altıncı büyük ordusu olan Türk ordusunu hiç olmadığı kadar tahrip edecektir. Şimdi benim anlayamadığım birinci soru şu: Bu durumu bile bile, neden Türkiye’deki bazı kesimler düşmanın belirlediği bir zamanda ve mekanda düşmanla kapışmaya bu kadar istekli? İkinci olarak, neden Talabani ve Barzani Türkiye’yi, onu Kuzey Irak’a girmeye icbar edecek biçimde tahrik ediyorlar? Öyle ya, yabancı bir ordu sizin topraklarınıza girecek, orayı “işgal edecek”, belki sizin öz varlığınızı tehdit edecek, ama siz de bunu engellemek yerine daha da teşvik edeceksiniz. Bunu anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu.

Birinci soruna cevap vereyim. Neredeyse bir yıldır Amerika’daki ilgili kişi ve kurumlar Irak için tek kurtuluş çaresinin bir federasyon ya da konfederasyon olduğu yönünde görüş birliğindeler. Son zamanlarda zayıf merkez ve gevşek federasyon anlayışı Amerikan hükümetinin de gündemine girmiş durumda. Federal bir Irak ise Türkiye’deki ‘şahinler’in kabul edeceği bir şey değil. Nitekim hem Yaşar Büyükanıt’ın hem de İlker Başbuğ’un böyle bir oldubittiyi kabul edemeyecekleri yönünde açıklamaları oldu. Bunlar önümde; isterseniz kısa birer pasaj okuyayım. Büyükanıt dedi ki birinde: “Irak’ın konfederatif yapıya doğru hızla ilerlediğini görüyor, bundan duyduğumuz rahatsızlığı ifade ediyoruz. Irak’ın kuzeyinde oluşabilecek federatif bir devlet Türkiye için büyük risk oluşturacaktır. Irak’ta parçalanma çok daha büyük ihtimalle ve Irak’ın kuzeyinde oluşabilecek bir bağımsız devlet gerçekten yalnız siyasi boyutuyla değil, güvenlik boyutuyla da Türkiye Cumhuriyeti için birinci derecede risk oluşturur. Hem siyasi hem askerî hem de psikolojik boyutu vardır. Türkiye’nin dikkatle bakması gereken yer Kuzey Irak’taki oluşumlardır.” Başbuğun ifadeleri ise şöyle: “Irak’ın kuzeyinde meydana gelen gelişmeler ve olabilecek durumlar Türkiye’nin geleceğini ve güvenliğini tehdit edebilecek boyutlara ulaşma yolunda oldukça mesafe almıştır… Irak’ın kuzeyindeki oluşum ve gelişmelerin bu bölgedeki Kürtlere tarihte hiç olmadığı kadar siyasal, hukuki, askerî ve psikolojik güç kazandırdığı da diğer bir gerçektir. Ayrıca bu durumun vatandaşlarımızın bir kısmı üzerinde yeni bir aidiyet modeli yaratabileceğine de dikkat edilmelidir.” Bu ifadelere Ertuğrul Özkök’ün yazılarını ve bu yazılara Genelkurmay Başkanı’ndan gelen tebrikleri de ilave edersek…

Ne diyor ki Ertuğrul Özkök?

Özkök bu işin en başından beri sürekli olarak Barzani’ye çatıyor. Muhatabımız ve hedefimiz PKK değil, Barzani’dir; bu işe Amerika karşı çıkarsa, biz de İran, Suriye ve Rusya ile işbirliğine gideriz, diyor. Ayrıca CHP’nin bu konudaki görüşlerini temsil eden Şükrü Elekdağ da aynı yönde açıklamalarda bulundu. Kısacası, yukarıdaki ifadeleri de göz önüne alarak ben Türkiye’deki “Kuzey Irak’a girelim” lobisinin gerçek hedefinin PKK değil de, Kuzey Irak’taki Kürt yapılanması olduğunu düşünüyorum. PKK’nın eylemleri bu lobi için son derece kullanışlı bir malzeme ya da bahane sundu. Ayrıca Büyükanıt’la aynı günlerde eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün de açıklamaları oldu. Anlayabildiğim kadarıyla, o da üstü kapalı bir biçimde Kuzey Irak ve Kürt sorununun uzun vadede, daha barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini söyledi. AB’ye girmiş bir Türkiye’nin Kuzey Irak halkı için bir cazibe merkezi haline geleceğini, bu durumda da oradaki oluşumdan korkmamak gerektiğini ima etti. Ben bu açıklamaları, ‘şahin’ kanadın niyetlerini fark etmiş olan ‘güvercinler’in savunduğu görüşler olarak düşünüyorum.

İyi de sence bu ne kadar makul? Amerikancılıkları herkesçe bilinen Özkök gibi tiplerin birden anti-Amerikancı olmaları ne kadar gerçekçi? Herkesçe malumdur ki, Irak’ta ABD’nin güvenebileceği, birlikte iş tutabileceği yegane unsur Kürtler. Ayrıca buradaki Kürt yapılanması ile İsrail’in de sıkı fıkı ilişkileri var. Hasılı kelam, Türkiye’nin Barzani’ye ya da Kuzey Irak’taki Kürt yapılanmasına karşı girişeceği bir operasyona Amerika göz yumar mı? Bırakın Barzani’ye ve Talabani’ye, Richard Holbrook’un ifadelerine bakılırsa, Amerika’nın PKK’ya karşı bir operasyon yapması bile Irak’taki dengeleri alt üst edecektir. Amerika Irak’ta Kürtleri bile koruyup kollayamazsa bütün Irak savaşı, ölen Amerikan askerleri ve harcanan milyarlarca dolar boşa gider. Amerika bunu ne kabul eder, ne de kendi kamuoyuna anlatabilir. Dolayısıyla Amerika’nın, Türkiye’nin PKK’yı aşan bir gaye doğrultusunda hareket etmesine göz yummayacağı çok açık. Şimdi soruyorum size: Türkiye Barzani ile çatışırsa ve Amerika da Barzani’nin yanında yer alır da, mesela iki, üç Türk askerini vurursa ne yapacağız? Amerika’ya savaş mı ilan edeceğiz? Yoksa kuyruğumuzu iki bacağımızın arasına sıkıştırıp geri mi döneceğiz? 

Bu da laf mı? Tabii ki Amerika’ya savaş ilan edeceğiz.

Yapma Allah aşkına? Bu iş Metal Fırtına’ya benzemez. Eğri oturup, doğru konuşalım. İçimizdeki temiz kalpli insanların duaları istikametinde Allah’ın bizi görünmez askerlerle desteklemesi ihtimalini bir yana bırakırsak, maddi şartlar ve imkanlar dahilinde Amerika’ya karşı hiçbir şansımız yok. Yıllık askerî bütçesi 440 milyar doları bulan bir devle nasıl kapışırsın. Sadece bir örnek olsun diye söylüyorum; en güvendiğimiz F-16’larımız bile otomatik düşman tanımlama sistemi nedeniyle ne Amerikan ne de İsrail uçaklarını düşman olarak görüyor. Düşman görmediği bir uçağa da tek bir kurşun dahi atamıyorsun. Bu sistemin güvenlik kodları ise halen Amerika’nın elinde, bize vermiyor. Sözün özü, ben Türkiye’deki aklı başında hiç kimsenin Amerika’ya rağmen Kuzey Irak’a girmeye cesaret edeceğini zannetmiyorum. Bunu da en iyi bilecek olanlar askerlerdir. Evet, Amerika’ya karşı dik duralım; diplomatik sahada kıran kırana mücadele edelim. Alternatif dostlar, müttefikler edinelim. Bütün yumurtalarımızı aynı sepete koymayalım. Ama akıllı olalım.

Belki de Amerika’ya rağmen değildir. Belki de Amerika’nın, Kuzey Irak operasyonuna karşı çıkışı hem kendi kamuoyunu hem de Kürtleri teskin etmek için bir aldatmacadır.

Bunun böyle olabileceğine dair tek bir somut neden gösterebilirsen ne ala. Mantıkta Occam’ın usturası diye bilinen bir kaide vardır. Buna göre mecbur kalmadıkça görünen unsurlarla yetineceksin ve işi, karmaşıklaştırmadan, zahirine göre açıklayacaksın. Bu kaide gereği, Amerika’nın bizim Kuzey Irak’a PKK’yı aşan bir amaçla girmemize karşı olduğunu düşünmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Peki ya ikinci sorum; Barzani ve Talabani neden böyle pervasız davranıyor?

 

Barzani ve Talabani Ne Yapmaya Çalışıyor?

Burada birkaç hususu göz önünde bulundurmalıyız. Her şeyden önce 2008 yılı Amerika’da seçim yılı. Seçim kampanyasının büyük ölçüde Amerika’nın Irak’taki rolü ve çekilme takvimi etrafında geçeceği biliniyor. Ayrıca olağanüstü bir durum olmazsa Demokratlar işbaşına gelecek. Ortadoğu açısından ise sonrası bir belirsizlik. Bunu, Amerika bölgeden ve bölgedeki menfaatlerinden vazgeçecek anlamında söylemiyorum. Ama Demokratların iktidarında aynı menfaatleri daha farklı yollardan, daha uzun vadede ve daha katılımcı bir yöntemle gütme ihtimali var Amerika’nın. Böyle bir ihtimal de Barzani ve Talabani için arzu edilmeyen bir alternatif. Dolayısıyla bölgedeki avantajlı durumları sürerken Barzani ve Talabani bu işin adını koymak istiyorlar. Lafı dolandırmadan söyleyeyim, orada bir Kürt devletini kurmak istiyorlar. Ancak modern ulus devletlerin oluşumu bize gösteriyor ki, böyle bir devlet yapısını çatışma olmadan hayata geçirmek imkansız. Bu sadece uluslararası şartlar gereği değil, aynı zamanda siyasi bilinci uyandırmak ve bir millet oluşturmak açısından da elzem bir durum. Dolayısıyla hiçbir tarihî referansı olmayan böyle bir Kürt devleti için kapsamı kontrol altında tutulabilecek bir savaş gerekli.

 

Sana katılıyorum; bunu fark etmek için Kuzey Irak’taki duruma bakmak yeterli. Televizyonlarda da görüyorsunuzdur, Kuzey Irak bir işsizler memleketi. Ağalar ve beyler ticaret falan yapıyor. Ama sanayi yok. Halk işsiz. Köyler de kentlere taşındığı için tarımsal üretim çok sınırlı. Halkın tek geçim kaynağı peşmergelik. Aldıkları yüz, iki yüz dolara bakıyor hepsi. Bu peşmergeler de 1991 yılından bu yana atıl vaziyette. Hiçbir savaşa ya da çatışmaya katılmamışlar. Dolayısıyla bu halkı silkelemek, onlara bir bilinç kazandırmak için de bir savaş ya da çatışma gerekli.

Evet; dolayısıyla Barzani de Talabani de böyle bir çatışmadan, hareketlilikten medet umuyorlar. Ayrıca savaşın ya da çatışmanın sınırlı kalacağından da eminler, zira Amerika’nın kendilerini desteklemek zorunda olduğunun farkındalar. Türkiye’nin ikilemini de çok iyi görüyorlar. Ayrıca “Ermeni soykırımı tasarısı” nedeniyle Türkiye uluslararası kamuoyunda bir mevzi kaybetmiş durumda. Böyle bir Türkiye’nin saldırısına uğramak Kürt liderler için uluslararası camia nezdinde bir koza bile dönüştürülebilir.

 

Belki buna bir şey daha ekleyebilirim. Barzani ve Talabani önünde sonunda Türkiye ile kapışacaklarını biliyorlar. Böyle bir kapışmayı da Amerika bölgeyi terk etmeden, ya da Amerika’nın bölgeye yönelik planları değişmeden yapmak istiyor olabilirler.

Diğer bir ihtimali de göz önünde bulundurmakta fayda var. Diyelim ki, operasyonun hedefini PKK ile sınırlı tuttuk ve Barzani ile kapışmadık. Dolayısıyla burada dile getirildiği gibi ABD’yi karşımıza almadık. Ama yine de neticeden emin olamayız. Zira bu asimetrik bir savaş. Düşmanımız gerilla savaşı veriyor. Gerilla savaşının en mühim özelliği, kesin zafere götürme ihtimali olmasa da, taraflar arasındaki güç farkını ortadan kaldırmasıdır. Gerilla savaşının üstadı Mao’nun düzenli ordulara karşı verdiği mücadeleyi anımsayın. Her ne kadar kesin zafer için düzenli bir ordu kurma ihtiyacı hissetmiş olsa da, yıllar boyunca vur kaç taktikleriyle güçlü Çin ordusuna dünyayı dar etmişti. Aynı zamanda bir şair de olan Mao’nun şu dörtlüğü gerilla taktiğini çok iyi ifade ediyor: Düşman ilerler; geri çekiliriz. / Düşman duraksar; taciz ederiz. / Düşman yorulur; saldırırız. / Düşman geri çekilir; takip ederiz. Dikkat ederseniz burada düşmanı tepeleyip geçmek gibi bir şey yok. Zira gerilla için esas maharet düşmanla yüz yüze gelmemek. Hep arkadan vurmak; vurup kaçmak. Böyle bir savaş formatında düzenli ordunun yapacağı pek bir şey yok maalesef. Bu açıdan PKK ile ordumuz arasındaki güç farkını “elde var bir” diye görmemek lazım. Üstüne üstlük yabancı bir coğrafyada, size hiç de sempati ile bakmayan bir toplum içerisinde sürdüreceksiniz bu savaşı. Irak’taki bütün gücüne ve imkanlarına rağmen Amerika’nın direnişçilerle baş edememesinden çıkarılacak dersler var. Kısacası arkadaşlar, Kuzey Irak’ta bir bataklığa saplanmamız işten bile değil.

 

Yine Aynı Mesele

Gerçek hedefin PKK olduğunu da düşünsek, Barzani olduğunu da düşünsek ortada duran çelişkileri açıklayamıyoruz maalesef. Onun için de ben farklı bir senaryodan bahsetmek istiyorum. Kanaatimce tüm bu Kuzey Irak tartışmaları iç siyasete yönelik bir öze sahip. Daha önceki toplantılarımızda defalarca Türkiye toplumundaki sosyal ve siyasi dönüşümden bahsetmiş ve Türkiye siyasetinin özü itibariyle çevre ile merkez arasındaki diyalektikten müteşekkil olduğunu belirtmiştik. İslam’ı dışlamayan bir dünya görüşüne sahip yeni ve alternatif seçkinler zümresinin AKP’de tecessüm ettiğini sizler de kabul edersiniz herhalde. Dolayısıyla AKP’ye herhangi bir siyasi parti olarak değil de, çevrenin seçkinlerinin temerküz ettiği bir platform olarak bakmak gerek. AKP gerek iç ve dış siyasette, gerek ekonomide, gerekse de sosyal politikalarda son derece başarılı bir beş yıl geçirdi. Ayağına takılmaya çalışılan pek çok çelmeden kurtulmayı başardı. Ardından 22 Temmuz’da yapılan genel seçimlerden oylarını rekor düzeyde artırarak çıktı. Aynı seçkinler zümresine mensup birini Çankaya’ya çıkardı. Kopan tüm gürültüye rağmen, referandumun nispeten yüksek bir katılımla istediği yönde sonuçlanmasını sağladı. Kısacası AKP iktidarı, zaten bir süredir sosyal düzlemde yaşanan dönüşümü bürokratik düzleme de taşımayı başardı. Bu dönüşüm, ister istemez, merkezî seçkinleri endişelendiriyor. Zira yaklaşık bir asırdır sahip olageldikleri imtiyazları yitirmek üzereler. Nitekim son altı aydır cumhurbaşkanlığı seçimleri etrafında yaşadığımız gerginliğin esas kaynağı da buydu. Oyunun kuralları ile AKP’yi tasfiye etmeye çalıştılar olmadı. Bazı kural dışı yöntemleri denediler olmadı. Geriye bir tek yol kaldı, o da içeride olağanüstü bir durum yaratmak. Yani bir süredir yaşamakta olduğumuz ve AKP’nin de önünü açan demokratik özgürlükler eksenli siyaseti, güvenlik eksenli siyaset ile değiştirmek. Başka bir deyişle sivil siyasetin alanını daraltıp, militer siyasetin alanını genişletmek. Türkiye’nin Kuzey Irak’a yapacağı operasyon, orada karşılaşacağı zorluklar, içine saplanacağı bataklık, bu durumun iç barışa yönelttiği tehditler, dış dünyanın tepkisi, uluslararası alanda yaşayacağımız yalnızlık, AB nezdinde karşılaşacağımız dışlanma ve gittikçe kötüye gidecek olan ekonomik şartlar tam da böyle bir ortam sağlayacak. Yani demokrasi ve özgürlük kamuoyu nezdinde bir lüks olarak görülecek. Güvenliği önceleyen siyasetler ve siyasetçiler tercih edilecek. İçe kapanmacı tavrı benimseyen siyasi partilerin, mesela CHP ve MHP’nin oyları yükselecek ve AKP tasfiye edilecek.

Madem sen uçmaya başladın, ben de sana takılayım. Bence AKP iktidarından muzdarip olanlar sadece merkezî seçkinler zümresi değil. Bir tarafta DTP ve PKK, diğer tarafta ise ABD ve İsrail aynı şekilde AKP iktidarından hazzetmiyorlar. Her ne kadar AKP Amerikancı lanse edilmeye çalışılsa da, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Amerika’ya en çok “yanlış yapan”(!) iktidar bu iktidardı. 1 Mart Tezkeresi’nden tutun da, Irak’a Komşu Ülkeler toplantılarına, Suriye, Lübnan ve Filistin ile ilişkilere, İran’la yapılan anlaşmalara, Rusya ile geliştirilen diyaloga varana kadar pek çok konuda Türkiye ilk defa Amerika ile bu denli ayrı düştü. Ama bunu o kadar diplomatik bir yolla ve ustaca yaptı ki, konuya yabancı olanlar AKP’yi Amerikancı zannetmeye devam ettiler. Öte taraftan, 22 Temmuz seçimlerinin de gösterdiği gibi AKP Türkiye’de DTP’nin ve PKK’nın da alanını daraltmayı başardı. Kürtler arasında bugün Apo ve Barzani kadar, belki onlardan daha fazla, meşhur olan bir lider varsa o da Tayyip Erdoğan’dır.

Haklı olabilirsin, ama bu senaryonun arkasında duracaksan eğer, Amerika’nın bizim Kuzey Irak’a girmemizi istemeyen tavrını açıklaman gerekecek. Ne yazık ki bunun için vaktimiz kalmadı.

 

Bir eylemin ya da bir niyetin tek bir sebebe veya gayeye indirgenmesi gerekmez. Dolayısıyla yukarıda zikredilen senaryolardan birini diğerlerine tercih etme durumunda değiliz. Hepsi de aynı anda, eşit derecede olmasa da doğru olabilir. Benim son olarak dikkat çekmek istediğim bir husus var. Yirmi beş yıllık geçmişi olan bu Kürt sorununda çözüme çok yaklaşmış olabiliriz. Zira bu meselede bütün taraflar olarak dibi bulduk. Hepimiz, Türkler, Kürtler, askerler, PKK’lılar çok yorulmuş durumdayız. Bazen çözüm en dipte ortaya çıkabilir, tabii ki ümit varsa. Biraz önce, içinden geçmekte olduğumuz sürecin AKP’ye vereceği zarar tartışıldı. Kanaatimce, başarılı bir biçimde yönettiği takdirde AKP bu badireden içeride ve dışarıda eli daha da güçlenmiş olarak çıkabilir. Demin de söylendiği gibi Tayyip Erdoğan da, Abdullah Gül de Kürtler nezdinde meşru liderler olarak kabul görmekteler. Eğer AKP iktidarı ülkeyi Kuzey Irak bataklığından koruyabilirse ve orada ortaya çıkacak olumsuz durumun ülke içerisindeki Kürtleri yabancılaştırmasının önüne geçebilirse kronik hale gelmiş olan bu sorunu da çözebilir. Ben iktidarın yerinde olsa Hürriyet gibi gazetelere ve Özkök gibi gazetecilere fazla kulak asmam. Çünkü son beş yıl gösterdi ki, halk da onlara kulak asmıyor.    

Paylaş Tavsiye Et