Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (October 2008) > Yüzleşiyorum > Kürt sorunu, Türk sorunudur
Yüzleşiyorum
Kürt sorunu, Türk sorunudur
Mustafa Özel

PA­ŞA­LAR ko­nuş­tu, Kürt so­ru­nu bir­kaç gün­lü­ğü­ne çö­zül­dü. On beş yıl ka­dar ön­ce, Sü­ley­man De­mi­rel baş­ba­kan iken de ay­nen böy­le ol­muş, MGK’da alı­nan bir ka­rar ge­re­ği De­mi­rel, yar­dım­cı­sı Er­dal İnö­nü ile be­ra­ber Di­yar­ba­kır’a gi­de­rek “Kürt re­ali­te­si­ni ta­nı­dık­la­rı­nı” açık­la­mış­tı. Fik­ret Bi­la’nın “olay ya­ra­tan” ki­ta­bı­nın ar­dın­dan Tem­po’nun ken­di­siy­le yap­tı­ğı söy­le­şi­de al­tı­nı çiz­di­ği gi­bi, “O açık­la­ma ka­lın bir ra­po­ra da­ya­nı­yor­du.”
Ra­por ka­lın, ka­fa­lar ka­lın, ruh­lar ka­lın olun­ca, so­run­lar çö­zül­mez; kör­dü­ğüm olur. Kürt so­ru­nutıp­kı Tür­ki­ye-Irak sı­nı­rı gi­bi­dir. Ge­nel­kur­may es­ki baş­kan­la­rın­dan Or­ge­ne­ral İs­ma­il Hak­kı Ka­ra­da­yı son de­re­ce ye­rin­de bir ifa­dey­le “Bu sı­nır ile­ri­de so­run çı­kar­sın di­ye çi­zil­di” di­yor. “Bu sı­nır fi­zik­sel ba­kım­dan kon­trol edi­le­mez… Do­ğa­nın en vah­şi ol­du­ğu yer­den sı­nır ge­çi­ri­yor­su­nuz.”
Ara­la­rın­da es­ki bir dev­let baş­ka­nı­mı­zın da bu­lun­du­ğu emek­li ko­mu­tan­la­rın ‘iti­raf­la­rı’ as­lın­da şu ger­çe­ğe ba­liğ olu­yor: “Tür­ki­ye ulus-dev­le­ti ile­ri­de so­run çı­kar­sın di­ye ku­rul­du. Bu dev­let sos­yal ba­kım­dan kon­trol edi­le­mez… Top­lu­mun en vah­şi ol­du­ğu yer­den sı­nır ge­çi­ri­yor­su­nuz.”
 
Kürt­le­rin Ba­şı Kel mi?
Fik­ret Bi­la şu ger­çe­ği özel­lik­le vur­gu­lu­yor: “As­ke­rin gö­zün­de PKK bi­rin­ci teh­dit de­ğil. Bi­rin­ci de­re­ce, Ku­zey Irak’ta Kürt dev­le­ti­nin ku­rul­ma­sı­dır. Son­ra Ker­kük’ün du­ru­mu ve (ni­ha­yet) PKK ge­lir.” Tu­haf de­ğil mi? Ulus-dev­let­lik iyi bir şey ise, top­rak­la­rı­mı­zın dı­şın­da ye­ni bir ulus-dev­le­tin ku­rul­ma­sı bi­zi ni­çin kay­gı­lan­dır­sın? Her ulus ken­di ba­ca­ğın­dan asıl­mı­yor mu?
Asıl­mı­yor. Alev Alat­lı, “Ben bir Kürt Ay­dı­nı Ol­say­dım” baş­lık­lı ya­zı­sın­da, Kürt ay­dı­nının ken­di­ne da­ir ilk keş­fi­nin dil­le ir­ti­bat­lı ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­lü­yor­du: “Kim­li­ği­me iliş­kin bu de­ğer­li ipu­cu­nun izi­ni sü­rer, Kürt­çe­yi ‘İn­do-Av­ru­pa dil ai­le­si­nin, İn­do-İran da­lı­nın İran dil­le­ri alt-gru­bu­na’ yer­leş­ti­ren Ba­tı­lı dil­bi­lim­ci­le­rin eser­le­ri­ni ir­de­ler­dim. İr­de­le­di­ğim dil­bi­lim­ci­le­rin ana­di­li­mi al­tın­da tas­nif et­tik­le­ri ‘İn­do-Av­ru­pa di­li’ sı­nı­fı­nın ide­olo­jik bir ‘var­sa­yım’dan iba­ret ol­du­ğu­nu, böy­le bir di­lin var­lı­ğı­na iliş­kin hiç­bir bi­lim­sel ve­ri­nin bu­lun­ma­dı­ğı­nı keş­fet­mek­ten bü­yük ra­hat­sız­lık du­yar­dım. Ra­hat­sız­lı­ğım ‘İn­do-Av­ru­pa di­li’ ko­nuş­tuk­la­rı var­sa­yı­lan ‘Ar­yan’ ka­vim­le­ri­nin biz­zat ken­di­le­ri­nin de ide­olo­jik bir kur­ma­ca­dan iba­ret ol­duk­la­rı­nı keş­fet­ti­ğim­de da­ha da ar­tar; ‘ilk İn­do-Av­ru­pa di­li’ ve ‘Ar­yan ka­vim­le­ri’ icat­la­rı­nın ar­ka­sın­da 19. yüz­yıl İn­gi­liz­le­ri­ni gör­dü­ğüm­de te­yak­ku­za ge­çer­dim.” (Za­man, 16 Ka­sım 2007)
Alat­lı’nın bu ha­ki­mâ­ne tes­pit­le­ri­nin hep­si­ne ka­tı­lı­yo­rum. An­cak, me­se­le­nin “ele ve­rir tal­kı­nı” he­sa­bı­na dön­me­me­si için, “Sen bir Türk Ay­dı­nı Ol­say­dın”, Kürt­ler hak­kın­da söy­le­di­ğin he­men her şe­yin Türk­ler için de söy­le­ne­bi­le­ce­ği­ni pe­kâ­lâ gö­rür­dün de­me­miz ge­re­ki­yor. Gü­nü­müz­de Kürt­ler, Türk­le­rin 20. yüz­yıl baş­la­rın­da ya­şa­dık­la­rı­nı ade­ta tek­rar edi­yor­lar.
Türk­ler, Os­man­lı un­sur­la­rı için­de ‘ulus­luk’la­rı­nı en geç keş­fet­miş olan­lar­dır. İm­pa­ra­tor­lu­ğun ön­ce Sırp, Rum, Bul­gar gi­bi gay­ri­müs­lim, son­ra da Arap ve Ar­na­vut gi­bi Müs­lim un­sur­la­rı 19. yüz­yı­lın muh­te­lif nok­ta­la­rın­dan baş­la­ya­rak ken­di­le­ri­ne ka­dim bir kö­ken bul­ma ara­yı­şı­na gir­miş­ler­di. Bü­tün bu kö­ken ara­yış­la­rın­da “uzun sü­re­dir yer­le­şik ha­ya­ta geç­miş ve ve­ri­li bir coğ­ra­fî alan­da kök­leş­miş halk­la­rın” dil, din ve di­ğer kül­tür araç­la­rı­nı si­ya­si ege­men­lik yo­lun­da kul­lan­ma ar­zu­su söz ko­nu­suy­du.
Fran­ço­is Ge­or­ge­on’un işa­ret et­ti­ği gi­bi, “Türk­ler­de ise ta­rih araş­tır­ma­la­rı on­la­rın Or­ta As­ya­lı kö­ken­le­ri­ni ve ta­rih­le­ri­nin gö­çe­be ni­te­li­ği­ni or­ta­ya çı­ka­rı­yor­du. Türk­ler geç­mi­şi kaz­dık­ça, ulu­sal ana­va­tan­la­rı ola­cak top­rak par­ça­sın­dan uzak­la­şı­yor­lar­dı. Türk mil­li­yet­çi­li­ği­nin iki­le­mi de bu­ra­dan kay­nak­la­nır: Ta­rih­sel kök­ler mi, bir coğ­raf­ya­da kök­leş­me mi? Mus­ta­fa Ke­mal, Ana­do­lu’nun es­ki halk­la­rı­nın (Hi­tit­ler, Sü­mer­ler) Türk ol­duk­la­rı­nı ile­ri sü­ren ve böy­le­ce Türk­le­ri es­ki Ana­do­lu’nun ta­ri­hi için­de kök­leş­ti­ren bir ku­ram oluş­tu­ra­rak Türk­le­rin geç­mi­şiy­le coğ­raf­ya­sı­nı uz­laş­tır­ma­ya ça­lış­tı. Bu­gün Türk­ler bu ku­ra­mın yan­lış­lı­ğı­nı bi­li­yor­lar, ama bu du­rum on­la­rın kök­le­ri­ne iliş­kin kül­tü­rel so­ru­nu hal­let­mi­yor.”
 
Din­le Ba­rı­şık Ol­ma­yan Mil­li­yet­çi­lik
Ge­or­ge­on’un dik­kat çek­ti­ği önem­li bir ger­çek şu­dur: Sırp­lar­dan Rum­la­ra ka­dar di­ğer mil­li­yet­çi­lik ha­re­ket­le­ri­nin hep­sin­de din adam­la­rı ve di­nî ku­rum­lar ne­re­dey­se baş­rol oy­na­mış­lar­dır. Türk ör­ne­ğin­de ise “mil­li­yet­çi­lik ulu­sal ge­le­nek­le­ri sür­dür­müş bir ruh­ban ke­si­min­den ve­ya bir ki­li­se­den des­tek al­ma­dı. Tam ak­si­ne, Türk mil­li­yet­çi­li­ği bir öl­çü­de di­ne ve özel­lik­le de ule­ma­nın Müs­lü­man üm­me­ti­nin bir­li­ği­ni sür­dür­me id­di­ası­na kar­şı çı­ka­rak şe­kil­len­mek zo­run­da kal­dı.” Ya o de­vir­ler­de nü­fu­sun bü­yük bö­lü­mü­nü oluş­tu­ran köy­lü­ler? “Baş­ka köy­lü dün­ya­la­rın­da gö­rül­dü­ğü gi­bi Türk köy­lü­lü­ğü­nün bir ‘mil­li­yet bek­çi­li­ği’ ro­lü üst­len­di­ği de söy­le­ne­mez. Türk köy­lü­sü ken­di­ni İs­lam’la öz­deş­leş­tir­me­yi sür­dür­müş ve Türk mil­li­yet­çi­li­ği­nin ka­zan­ma­yı he­def­le­di­ği bir ke­sim ol­sa da, top­lum­sal ve kül­tü­rel açı­dan so­ru­nun dı­şın­da kal­mış­tır. ‘Türk mil­li­ye­ti’ ta­sa­rı­sı­nı des­tek­le­yen­ler, gö­re­li ola­rak tec­rit ol­muş ve kit­le­den ko­puk bir avuç bil­gin ve ay­dın­dır sa­de­ce.” (Os­man­lı-Türk Mo­dern­leş­me­si, YKY, 2006.)
Alev Alat­lı ya­zı­sı­nın ikin­ci bö­lü­mün­de bu bir avuç bil­gin ve ay­dı­nın kim­li­ği hak­kın­da, “üm­met­çi­lik­le ırk­çı mil­li­yet­çi­lik ara­sın­da ka­lan” Şeyh Sa­it’in oğ­lu Ali Rı­za Efen­di’nin söy­le­dik­le­ri­ni nak­le­de­rek il­ginç bir de­ğer­len­dir­me­ye ka­pı açı­yor:
“Oğ­lum, bak, Os­man­lı’ya bir hal ol­du, ken­di­si­ne Türk de­me­ye baş­la­dı. Bu­nu baş­la­tan Sul­tan Ab­dül­ha­mid’dir. Kürt­ler, İt­ti­hat Te­rak­ki’ye bu­nun için gir­di­ler. Son­ra bir de bak­tık ki, İt­ti­hat Te­rak­ki, Ab­dül­ha­mid’den be­ter ol­du… Ana­do­lu’ya dön­me­ler hâ­kim ol­du. Bu adam­la­rın ne Türk’le iliş­ki­si var­dır, ne Kürt’le… Bu adam­la­rın han­gi­si­nin kö­kü­nü ka­zı­san ya Ya­hu­di dön­me­si ve­ya Kaf­kas, Kı­rım ve Se­la­nik, Ru­me­li mu­ha­ci­ri­dir. Bu da bir te­sel­li­dir. Şük­re­di­yo­ruz ki bun­lar ha­ki­ki Türk ve Kürt de­ğil­ler­dir… Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Dev­le­ti’ne ha­kim ol­du­lar. Te­miz Türk hal­kı­nı mah­cup edip, utan­gaç du­ru­ma dü­şü­rü­yor­lar.”
Kö­ke­ni ne olur­sa ol­sun, bu bir avuç bil­gin ve ay­dın, Thomas Carlyle’ın Kah­ra­man­lar mo­de­li­ni hak­lı çı­kar­tır­ca­sı­na, mo­dern Türk dev­le­ti­nin fik­rî ve si­ya­si çe­kir­de­ği­ni oluş­tur­du­lar. Os­man­lı­cı­lık rü­ya­sı­nın ger­çek­leş­me­ye­ce­ği çok er­ken fark edil­miş, Müs­lü­man Arap ve Ar­na­vut­la­rın dev­let­ten kop­ma­la­rıy­la da ule­ma­nın si­ya­si iti­ba­rı iyi­ce sar­sıl­mış­tı. Böy­le­ce ‘Türk­lük’ bir ay­dın kur­gu­su ol­mak­tan çı­ka­rak, si­ya­si bir pro­je, bir kur­tu­luş ide­olo­ji­si ha­li­ne gel­di.
 
Türk Ki­me De­nir?
Fa­kat Türk kim­di? Kes­tir­me ce­vap: Türk dev­le­tin­den ya­na olan­lar! “Mil­li­yet­çi­ler, Türk et­ni­si­te­sin­den çok, dev­let çı­kar­la­rı­na gö­re dü­şü­nü­yor­du­lar. Dev­le­tin te­ri­tor­yal ve stra­te­jik ön­ce­lik­le­ri ya­nın­da, ulus ikin­cil bir öne­me sa­hip­ti.” Ge­or­ge­on, Yu­suf Ak­çu­ra’dan ha­re­ket­le, mil­li­yet­çi­li­ği­mi­zin dev­let-odak­lı ol­du­ğu­nu be­lir­li­yor: Üç Tarz-ı Si­ya­set ya­za­rı, Pan­tür­kizm’in Os­man­lı dev­le­ti­ne ne ka­zan­dı­ra­bi­le­ce­ği­ni gör­me­ye ça­lı­şır. De­mek ki ha­re­ket nok­ta­sı Türk­lük de­ğil, dev­let­tir. Bu me­tin Türk halk­la­rı­nın geç­miş ve ge­le­cek­le­ri­ni yü­celt­mek ye­ri­ne, Pan­tür­kizm’in Os­man­lı dev­let çer­çe­ve­si­ne kat­kı­sı hak­kın­da akıl­cı bir dü­şün­ce sis­te­mi su­nar ve da­ha işin ba­şın­da dev­le­tin ulus­tan üs­tün­lü­ğü­nün ka­bul edil­di­ği­ni gös­te­rir.” Zi­ya Gö­kalp de fark­lı de­ğil­dir. “Pan­tür­kist tez­ler­le de ara­sı iyi olan bu Türk mil­li­yet­çi­si özün­de ka­rar­lı bir Os­man­lı­cı ola­rak kal­mış­tır. Onun için ulu­sal top­rak­lar Os­man­lı dev­le­ti­nin top­rak­la­rı­dır.”
Cum­hu­ri­yet’i ku­ran­lar, dev­le­tin çı­kar­la­rı uğ­ru­na sa­de­ce Pa­nis­la­mizm’den de­ğil, Pan­tür­kizm’den de özen­le uzak dur­du­lar. Bi­rin­ci­sin­de İn­gi­liz­le­ri, ikin­ci­sin­de Rus­la­rı ik­na ve tat­min et­me­ye ça­lış­tı­lar. Sa­de­ce ha­li­fe­lik kal­dı­rıl­ma­dı; Türk Ocak­la­rı da lağ­ve­dil­di. Türk mil­li­yet­çi­li­ği, Os­man­lı’dan ge­ri­ye ka­la­nı mu­ha­fa­za et­me­yi stra­te­jik ön­ce­lik sa­yan dev­let­çi bir ulus­çu­luk­tur. Esas me­se­le dev­le­tin be­ka­sı ol­du­ğun­dan, Türk mil­li­yet­çi­li­ği be­nim da­ha ön­ce “da­ral­tıl­mış üm­met­çi­lik” di­ye ad­lan­dır­dı­ğım em­sal­siz bir kur­guy­la nok­ta­lan­dı.
Türk Ocak­la­rı’nın 1924 Ku­rul­ta­yı bu ba­kım­dan çok öğ­re­ti­ci­dir. Ocak Baş­ka­nı Ham­dul­lah Sup­hi, ko­nuş­ma­sın­da şöy­le di­yor­du: “Kü­tah­ya Oca­ğı bi­ze so­ru­yor: Boş­nak­la­rı üye ka­bul et­me­li mi­yiz? Baş­ka yer­ler­de ay­nı so­ru Gür­cü­ler, Çer­kez­ler, Aba­za­lar, Kürt­ler hak­kın­da so­ru­lu­yor. De­mek ki, mil­li­yet kav­ra­mı­na da­ya­nan biz­le­rin Türk sö­zün­den ne an­la­dı­ğı­mı­zı çok açık bir bi­çim­de ta­nım­la­ma­mız ge­re­ki­yor.” Si­nop de­le­ge­si de Ku­rul­tay’dan ay­nı so­ru­ya ce­vap ve­ril­me­si­ni is­tir­ham edi­yor­du: “Türk ki­me de­nir?”
Otu­rum baş­ka­nı Ah­met Ağa­oğ­lu, Türk kav­ra­mı­nın açık ol­ma­dı­ğı­nı iti­raf edi­yor ve ek­li­yor­du: “Za­ten bu kav­ram açık ol­say­dı, ne Türk mil­li­yet­çi­li­ği akı­mı­na, ne de Türk Ocak­la­rı’na ge­rek ka­lır­dı.” Tar­sus de­le­ge­si Ni­ya­zi Bey gi­bi ba­zı de­le­ge­ler, halk yar­gı­sı­na gü­ve­nil­me­si­ni öne­ri­yor­du: “Halk ta­ra­fın­dan Türk ola­rak ka­bul edi­len ki­şi Türk’tür.” Bu gö­rü­şe iti­raz eden­ler, Si­nop’ta aha­li­nin Gi­re­sun­lu­la­rı ve Ta­tar mu­ha­cir­le­ri Türk ka­bul et­me­dik­le­ri­ni; İs­tan­bul­lu­la­rın ise İran, Azer­bay­can ve Kaf­kas­ya asıl­lı Türk­le­ri Acem say­dık­la­rı­nı di­le ge­tir­di­ler. So­nun­da Türk Ocak­la­rı tü­zü­ğü­nün üye­li­ği tan­zim eden 5. mad­de­si şöy­le ifa­de edil­di: “Nes­len Türk olan ve­ya hars do­la­yı­sıy­la ta­ma­men Türk duy­gu­su ve Türk di­le­ği bes­le­yen ve ma­zi­le­riy­le Türk­lü­ğe bağ­lı ol­duk­la­rı­nı is­pat et­miş bu­lu­nan ka­dın ve er­kek­ler Türk Ocak­la­rı’na aza ola­bi­lir­ler.” Türk­çe­si: Dev­le­te bağ­lı olan, onun hak­kın­da kö­tü duy­gu­lar bes­le­me­yen her­kes Türk’tür!
Bu söy­lem “Ne mut­lu Türk’üm di­ye­ne!” slo­ga­nın­da ni­haî ifa­de­si­ni bul­du. Kö­ke­ni ne olur­sa ol­sun, Türk ol­mak­tan mut­lu­luk du­ya­cak her­kes Türk’tü. Pe­ki, va­tan­daş Türk­lü­ğü sev­mek­le be­ra­ber Kürt ol­ma­yı da sür­dür­mek is­ter­se ne ola­cak? İş­te bu, dar ulus-dev­let an­la­yı­şı ile as­la bağ­daş­ma­ya­cak bir şey­di. 1924-38 ara­sı dö­nem­de An­ka­ra hü­kü­me­ti­ne kar­şı mey­da­na ge­len 18 ayak­lan­ma­dan 17’si­nin Kürt kö­ken­li ol­ma­sı bu ba­kım­dan an­lam­lı­dır.
 
DTP Kürt­le­ri Tem­sil Et­mez
Ara­dan üç çey­rek yüz­yıl geç­ti ve pa­şa­la­rı­mız bu­gün Bü­yük Ha­ta’yı yük­sek ses­le iti­ra­fa baş­la­dı­lar: “So­run he­nüz sos­yal bo­yut­tay­ken keş­ke bir şey­ler ya­pı­la­bil­sey­di. O za­man ken­di dil­le­riy­le ko­nuş­mak, ken­di­le­ri­ni ifa­de et­mek, kül­tür­le­ri­ni ya­şa­mak, folk­lor­la­rı­nı oy­na­mak gi­bi ta­lep­le­ri var­dı. Biz öy­le eği­til­miş­tik, öy­le bir ba­kı­yor­duk ki ola­ya, sos­yal fa­ali­yet­le­ri bi­le yı­kı­cı, bö­lü­cü fa­ali­yet­ler ola­rak de­ğer­len­dir­dik. Ve o, res­mî po­li­ti­ka ha­li­ne gel­di, o yan­lış­tı.”
Os­man­lı su­bay ve bü­rok­rat­la­rı da ay­nen böy­le eği­til­miş ol­duk­la­rın­dan ne Ar­na­vut ve Ma­ke­don, ne de Arap so­ru­nu­na ça­re bu­la­bil­di­ler. Şük­rü Ha­ni­oğ­lu’nun ye­rin­de ifa­de­siy­le, Os­man­lı mer­ke­zi, de­ği­şen şart­lar ve de­ğer­ler çer­çe­ve­sin­de, çev­re­den ken­di­si­ne yö­nel­ti­len ta­lep­le­ri ce­vap­la­mak şöy­le dur­sun, kav­ra­mak­ta da­hi zor­la­nı­yor­du. Top­lum­sal ta­lep­le­ri hak­kıy­la ce­vap­lan­dır­ma­dı­ğı­nız za­man, kar­şı­nı­za mu­ha­tap ola­rak halk de­ğil, aşı­rı mil­li­yet­çi grup­lar çı­kar. Ha­ni­oğ­lu’nun Ar­na­vut so­ru­nuy­la bağ­lan­tı­lı ola­rak ver­di­ği ör­nek çok öğ­re­ti­ci­dir:
1908 son­ra­sın­da Ar­na­vut­la­rın ba­zı kül­tü­rel ta­lep­le­ri­ne (Ar­na­vut­ça­nın kul­la­nı­mı ve bu li­sa­nın Arap al­fa­be­si ye­ri­ne La­tin harf­le­riy­le ya­zıl­ma­sı…) sert tep­ki gös­te­ri­lir. Meb’usan’da Mü­fid Li­bo­ho­va Ar­na­vut­lar’a vur­gu ya­pın­ca, Re­is Ah­med Rı­za Bey “Ar­na­vut­lar yok, Os­man­lı­lar var!” di­ye çı­kı­şır. Ar­na­vut me­bu­sun ver­di­ği “Evet Efen­dim Ar­na­vut­lar var” ce­va­bı da­ha son­ra mil­li­yet­çi­ler ta­ra­fın­dan slo­gan ha­li­ne ge­ti­ri­lir. (Za­man, 22 Ka­sım 2007) Özet­le, mer­kez si­ya­set üre­te­me­yin­ce, kim­lik si­ya­set­çi­si et­nik mil­li­yet­çi­ler­le ön­ce ça­tış­mak, son­ra da on­la­rın ta­lep­le­ri pe­şin­de ko­şuş­tur­mak zo­run­da ka­lı­yor­du.
Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti bir­çok alan­da ol­du­ğu gi­bi bu alan­da da Os­man­lı’nın de­va­mı­dır. Sek­sen yıl bo­yun­ca ya­sak­çı­lık bir si­ya­set sa­nıl­mış­tır. Top­lu­mun ye­ri gel­di­ğin­de “en vah­şi” olan ve ra­di­kal­ler­ce kul­la­nı­lan ya­nı di­nî ve­ya kav­mî kim­li­ği­dir. Bu en vah­şi nok­ta­dan sı­nır ge­çir­mek, çö­zü­mü im­kan­sız bir so­run ya­rat­mak­tır. Mo­dern Tür­ki­ye dev­le­ti böy­le bir so­run ya­rat­mak­la kal­ma­mış; son­ra onu yan­lış mu­ha­tap­lar­la çöz­me­ye kalk­mış­tır.
Ne PKK ne de DTP tar­zı ör­güt­ler “Kürt­le­ri” tem­sil ede­bi­lir. Tür­ki­ye’yi yö­ne­ten­ler ulus de­ğil, mil­let ve me­de­ni­yet pers­pek­tif­li ta­nım­lar­la so­ru­na yak­laş­tık­ça, oluş­tu­ru­lan ya­pay sı­nır­la­rın na­sıl or­ta­dan kalk­tı­ğı ve Türk ile Kürt’ün na­sıl sa­de­ce yurt­taş de­ğil, ay­nı za­man­da kar­daş da ol­duk­la­rı gö­rü­lür.


Paylaş Tavsiye Et