Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (October 2008) > Asılıyorum > Peynirin rüyası
Asılıyorum
Peynirin rüyası
Şevket Muamma Toksöz
Yaş­lan­dım mı ne­dir!
Ge­çen­ler­de yi­ne bir rü­ya gör­düm.
“Ha­yır­dır Ab­dur­rah­man” de­dim.
“Ha­yır­dır in­şal­lah” de­me­dim. De­mem de.
O ifa­de çağ­daş, la­ik, sos­yal hu­kuk dev­le­ti­nin al­tı­nı göz gö­re gö­re oy­mak olur.
So­kak­ta­ki ken­di­ni bil­mez bi­ri­nin dü­şün­ce­siz­ce söy­le­di­ği bu sö­zü bir ya­zar söy­le­ye­mez. Hiç­bir şe­kil­de de ya­za­maz.
Ya­zar­sa, bu ifa­de ka­yıt al­tı­na alın­mış olur.
Dik­kat­li bir göz bu­nu Go­og­le’dan sap­ta­ya­bi­lir.
Dos­ya­ya ko­ya­bi­lir.
Aman dik­kat, sa­yın okur.
Sa­kın ola ki “Al­lah mu­ha­fa­za” de­me.
O da dos­ya­ya gi­re­bi­lir.
Ma­sa­ya tık tık vu­ra­bi­lir­sin.
O tık tı­kın dos­ya­ya gir­me ih­ti­ma­li yok mu?
Hiç kuş­ku­suz var.
Ama hiç de­ğil­se il­gi­li ze­va­ta “Kas­tım si­zin zan­net­ti­ği­niz gi­bi de­ğil­di” di­ye­bi­lir­sin.
“Ma­sa çam mı me­şe mi, ben onu kon­trol et­mek is­te­miş­tim” di­ye­bi­lir­sin.
On iki bin yıl­lık Şa­man ge­le­ne­ği­mi­zi bu­gün­le­re ta­şı­mak is­te­me­min na­çi­za­ne bir gös­ter­ge­si­dir di­ye­bi­lir­sin.
 
HİZ­MET­Lİ
Ab­dur­rah­man, be­nim şo­för.
Sa­ğol­sun, be­ni ta­şı­yor, işi­mi gö­rü­yor.
“Gö­tür” di­yor­sun, gö­tü­rü­yor. “Ge­tir” di­yor­sun, ge­ti­ri­yor.
Çok işe ya­rı­yor. Say­gı­da da ku­sur et­mi­yor.
Ona de­fa­lar­ca tem­bih­le­dim.
“Oğ­lum de­ğiş­tir şu is­mi­ni” de­dim.
“Bu isim­de bir hiz­met­lim ol­ma­sın­dan uta­nı­yo­rum” de­dim.
“Hay­di ken­di­ni dü­şün­mü­yor­sun, ba­ri be­ni dü­şün” de­dim.
Din­le­te­me­dim.
Ta­mam, ara­ba­yı iyi kul­la­nı­yor.
Gü­ler yüz­lü, sı­cak­kan­lı, da­kik. Mes­le­ği­nin eh­li, dü­rüst bi­ri.
Ama bu isim­le ne­re­ye ka­dar gi­de­bi­lir.
Şim­di­lik be­ni der­gi­ye gö­tü­rüp ge­ti­ri­yor.
Ama ne­re­ye ka­dar? Ve ne za­ma­na ka­dar?
Kim bi­le­bi­lir?
Der­gi­ye be­ni ge­ti­rir­ken iş­te bu Ab­dur­rah­man’a an­lat­tım rü­ya­mı.
Onun ni­ne­si an­lar­mış rü­ya ta­bi­rin­den.
Muh­te­şem bir sof­ra­da otu­ru­yo­rum.
Sa­de­ce ben mi?
Ha­yır.
Ço­luk ço­cuk. Genç, yaş­lı. Zen­gin, fa­kir. Eği­tim­li, eği­tim­siz.
Her meş­rep­ten, her sı­nıf­tan, her böl­ge­den ton­la in­san.
Her­kes omuz omu­za, diz di­ze, kol ko­la.
İlk de­fa iti­şil­me­den, ka­kı­şıl­ma­dan bir ma­sa ba­şın­da be­ra­ber­ce top­la­şıl­mış.
Kim­se kim­se­ye gö­zü­nün üs­tün­de ka­şın, ta­ba­ğı­nın ya­nın­da ka­şı­ğın var de­mi­yor.
Öy­le mü­kel­lef bir sof­ra.
Ha­ni sa­de­ce kuş sü­tü ek­sik der­ler ya. O bi­le ek­sik de­ğil.
İş­te öy­le bir sof­ra. Yok yok.
Önüm­de ha­ri­ka bir do­ma­tes çor­ba­sı. Du­ma­nı üs­tün­de.
İna­nıl­maz gü­zel bir ko­ku­su var.
Ko­ku­su böy­ley­se ar­tık va­rın ta­dı­nı siz dü­şü­nün.
 
Dİ­LE GEL­Dİ
Ya­nım­da­ki ren­de­len­miş ka­şar­dan bir tu­tam al­dım.
Tam çor­ba­ya ser­piş­ti­re­cek­tim ki ka­şar di­le gel­di.
“Sa­kın be­ni o re­zil çor­ba­nın içi­ne ata­yım de­me, ya­ka­rım” de­di.
Ka­şa­rın ko­nuş­tu­ğu­na mı şa­şı­ra­yım?
Be­ni azar­la­ma­sı­na mı bo­zu­la­yım?
Da­ha ken­di­me ge­le­me­miş­tim ki hır­çın bir üs­lup­la de­vam et­ti;
“Be­ni ren­de­le­yip unu­fak et­tik­le­ri­ni sa­nı­yor­lar ama ya­nı­lı­yor­lar” de­di.
“Ama ren­de­len­miş­sin” de­dim şaş­kın­lık­la.
“Sen de ak­lın sı­ra be­ni o sı­cak­lık­ta eri­tip ar­dın­dan key­fi­ne ba­ka­cak­sın öy­le mi? Oh ne ala!
Yok öy­le yağ­ma, yok öy­le yağ­ma” di­ye­rek hay­kır­dı.
Bo­yun da­mar­la­rı şiş­miş, se­si ça­tal­laş­mış, göz­le­ri kı­sıl­mış, kaş­la­rı ha­va­ya kalk­mış­tı.
“Yok” de­dim, ne yağ­ma­sı. Çor­ba­nın ya­ğı, tu­zu ye­rin­de.
Bir sen ek­sik­sin.
Ka­şar pey­ni­ri aç­tı ağ­zı­nı, yum­du gö­zü­nü:
“Ba­na açık açık bir sen ek­sik­tin mi di­yor­sun?
Ak­lın sı­ra ba­na gar­ni­tür mu­ame­le­si mi çe­ki­yor­sun!
Ben bu ma­sa­nın kra­lı­yım, kra­lı!
Sen ben­le dal­ga mı ge­çi­yor­sun” di­ye kük­re­di.
Mil­let­le be­ra­ber ha­ri­ka bir sof­ra­ya ku­rul­mu­şum.
Ağız ta­dıy­la bir tas çor­ba içe­ce­ğim.
Son­ra ana ye­me­ğe ge­çe­ce­ğim.
Asa­bı bo­zuk bir ka­şar ta­ra­fın­dan pay­la­nı­yo­rum.
Bü­tün sof­ra da bi­zi din­li­yor. Bü­tün key­fim bir an­da kaç­tı.
“Dal­ga de­niz­de olur” di­ye söy­len­dim.
“De­niz­ler du­rul­maz dal­ga­lan­ma­dan, hır­çın­lı­ğım du­rul­maz ben ana me­nü ol­ma­dan” di­ye del­len­di bu se­fer.
“Bir da­ki­ka, bir da­ki­ka” de­dim. “Doğ­ru an­la­ya­yım;
Bü­tün bu af­ran taf­ran ana me­nü ola­ma­dı­ğın için mi?
Onun için mi bü­tün or­ta­lı­ğı vel­ve­le­ye ve­ri­yor­sun?”
“Be­nim bir da­vam var ar­ka­daş” de­di ka­şar pey­ni­ri yi­ne yük­sek ses­le. “Be­nim il­ke­le­rim var, pren­sip­le­rim var.
Uzun, şanlı bir geç­mi­şim var.”
“Na­sıl bir geç­miş­miş bu?”di­ye sor­dum.
“Da­ha yok Hol­lan­da, yok Kar­per, yok Mi­ha­liç pey­ni­ri yok­ken bir ben var­dım or­ta­da. Tek ba­şı­ma, dim­dik ayak­ta” de­di ka­şar.
“Bir acı dem­li çay, bir di­lim so­mun.
Bir baş so­ğan, bir di­lim es­ki ka­şar. İş­te hep­si o ka­dar.
Dı” di­ye de ek­le­di.
“Dı” eki bel­li be­lir­siz dö­kül­dü du­dak­la­rın­dan.
O “dı” eki o ka­dar dra­ma­tik çık­mış­tı ki ağ­zın­dan bü­tün ma­sa­nın tüy­le­ri di­ken di­ken ol­du.
Pey­ni­rin ça­re­siz­li­ği­nin ür­per­ti­si sar­dı bü­tün ma­sa­yı.
Sof­ra­da­ki­le­rin ta­ma­mı o ha­şin gö­rün­tü­nün ar­dın­da­ki kı­rıl­gan­lı­ğı he­men fark et­ti­ler.
En sal­dır­gan ve bu­yur­gan olan­lar ço­ğu za­man en kı­rıl­gan olan­lar­dır.
O da ma­sa­nın bu­nu fark et­ti­ği­ni fark et­ti.
Ka­rar­lı ve me­tin gö­rün­me­ye ça­lı­şa­rak kaş­la­rı­nı kal­dır­dı.
“De­ğer­li ar­ka­daş­lar” de­di, “de­ğer­li ar­ka­daş­lar;
Bir za­man­lar sof­ra­la­rın kra­lı ben­dim.
Bu­na hiç şüp­he yok.
Bu­gün de kral be­nim. Ya­rın da ben ola­ca­ğım.”
“Be­yaz pey­ni­re hak­sız­lık et­me” de­dim, se­si­me an­la­yış­lı bir ton ver­me­ye ça­lı­şa­rak. “Onun da çok es­ki bir hi­ka­ye­si var.
Ya­nın­da do­ma­tes ve bi­ber­le de çok iyi gi­der.”
Be­yaz ke­li­me­si­ni du­yar duy­maz o kı­rıl­gan­lı­ğı kay­bo­lu­ver­di tek­rar ka­şa­rın. Ak­lı ba­şın­dan git­ti.
“O gö­ze­nek­li, o kay­gan, o da­ya­nık­sız be­yaz­la kar­şı­laş­tır­ma be­ni” de­di.
Ba­na bak, zırh gi­bi ka­bu­ğum, yek­pa­re, de­lik­siz, gö­ze­nek­siz taş gi­bi bir ya­pım var.
Kah bir te­ker, sa­vaş te­ke­ri olu­rum; kah tank gi­bi ye­rim­de upu­zun du­ru­rum.
Üs­te­lik ko­ru­yu­cu, caf­caf­lı, plas­tik­ten bir am­ba­la­jım var.
Dur du­rak bil­mek­si­zin par­ma­ğı­nı sal­la­ya­rak de­vam et­ti.
“Dil pey­ni­ri de­sen li­me li­me da­ğı­lır.
Ör­gü pey­nir gi­der il­la yek di­ğe­ri­ne sa­rı­lır.
İs­li pey­ni­rin al­tı da­ha ya­pı­lır­ken ya­kı­lır.
Lor pey­ni­ri pey­nir­den mi sa­yı­lır.
On­la­rın hep­si ama­tör­dür, ama­tör” di­ye ba­ğır­dı.
Vu­ru­cu ol­du­ğu­na inan­dı­ğı son cüm­le­le­ri­ni iki­şer de­fa tek­rar­lı­yor­du.
“Ta­mam ken­di­ni çok be­ğe­ne­bi­lir­sin, hi­ta­be­tin eh fe­na sa­yıl­maz. Bun­la­ra bir iti­ra­zım yok.
Ama ar­ka­daş­la­rı­nı hi­çe say­man, üs­te­lik bir de ha­ka­ret et­men hiç ya­kı­şık alı­yor mu se­nin gi­bi geç­mi­şi olan bir pey­ni­re” de­dim.
“Çor­ba­yı is­te­mi­yor­san gel se­ni ara sı­cak ola­rak man­ta­rın üs­tü­ne eri­tip dö­ke­lim.
İs­ter­sen ana me­nü­de köf­te­nin üs­tün­de ser­vis ede­lim” de­dim.
“Ben, bir şe­yin üs­tün­de, al­tın­da eri­yip git­mek is­te­mi­yo­rum” de­di.
“Tek ba­şı­na ve tek ba­şı­ma kal­mak is­ti­yo­rum.
An­cak tek ba­şı­ma tost ma­ki­ne­sin­de pres­len­me­yi ter­cih ede­bi­li­rim. Da­ha iyi­si bir sand­vi­çin için­de yek­pa­re dur­mam­dır” de­di.
“Bi­li­yor­sun en ha­ri­ka tost pey­ni­ri be­nim­dir” di­ye ek­le­di.
“O pres­te ve sı­cak­lık­ta as­la be­yaz pey­nir gi­bi eri­yip bu­har­laş­mam. As­la kop­mam, ko­par­tı­la­mam, son­suz uza­rım” de­di.
“Di­ya­lek­tik­ten ha­be­rin yok ga­li­ba se­nin, ben se­ni bi­lir sa­nır­dım” di­ye mu­ka­be­le et­tim.
“Son­suz uza­yan son­suz kü­çü­le­bi­lir de.”
“Ha­ka­ret et­ti­ği­ni zan­ne­de­bi­lir­sin ama o be­nim en bü­yük me­zi­ye­tim ve gü­cüm­dür” di­ye kar­şı­lık ver­di ba­na.
“Ha­ni ana me­nü ol­mak is­ti­yor­dun?
Ne tost ne sand­viç ana me­nü de­ğil­ler ki!
Or­ta­da otu­ru­la­cak bir sof­ra yok­sa, ya da ne bi­le­yim va­kit çok sı­kı­şık­sa, ya­pı­la­cak ton­la da iş var­sa bir ara çö­züm ola­rak ter­cih edil­mi­yor­lar mı on­lar?” de­dim.
Ka­şar “I ha­ve a dre­am.
İş­te o dre­am de bu dre­am” de­di ku­la­ğı­ma eği­le­rek.
“Ara çö­züm.
Ben sof­ra ol­ma­sın is­ti­yo­rum.
Bal bö­rek ol­ma­sın is­ti­yo­rum.
Pat­lı­can mu­sak­ka, he­le ço­ban ka­vur­ma hiç ol­ma­sın is­ti­yo­rum.”
“Pe­ki na­sıl ola­cak bu?” di­ye sor­dum.
“Şim­di­ye ka­dar na­sıl ol­du ise yi­ne öy­le ola­cak” de­di.
“Her­kes zan­ne­di­yor ki me­nü­yü şef gar­son ha­zır­lı­yor.
Hal­bu­ki ben mut­fak­tan bi­li­yo­rum, me­nü­yü lo­kan­ta­nın sa­hi­bi ha­zır­lı­yor” de­di.
“O da ben­den vaz­geç­mez, ge­çe­mez.
Ya­kın­da sand­vi­çin için­de yek­pa­re dur­mam ya­kın­dır” de­di.
“İş­te” de­dim, “Ab­dur­rah­man rü­yam bu, ne der­sin?”
“Abi ben işim ge­re­ği çok sand­viç ye­rim, her se­fe­rin­de de bü­fe­ci­ye küf­re­de­rim” de­di.
“Ne­den?” de­dim.
“O kap­ka­lın gö­rü­nen ka­şar var ya” de­di.
“Ee­e” de­dim.
“Sand­vi­çi açar bir ba­kar­sın, iş­te o ka­şar sand­vi­çin için­de yok­tur” de­di.
“Baş­la­dı­ğı yer­de bi­ter” de­di
“Hem” de­di, “lo­kan­ta­cı­nın ar­tık baş­ka bir göz­de­si var.”
“Göz­le­me mi?” de­dim.
“Göz­lem­le abi” de­di.
 
SON TAHMİN
Martin Luther King, mezarında ters dönecek!

Paylaş Tavsiye Et