Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (August 2008) > Yüzleşiyorum > Kırk sayının hesabı
Yüzleşiyorum
Kırk sayının hesabı
Mustafa Özel
AN­LA­YIŞ, 40. sa­yı­sı­na ulaş­tı. Ge­ri­ye dö­nüp bir mu­ha­se­be yap­ma za­ma­nı­dır. Ha­tır­la­ya­cak­sı­nız, ilk sa­yı­nın ‘Mer­ha­ba’sın­da, adı­mı­zın se­rü­ve­ni­ni şöy­le açık­la­mış­tık: “Yüz­leş­me. Ka­rar. Du­ruş. An­la­yış. İlk üç ke­li­me da­ha ön­ce tes­cil edil­miş ol­duk­la­rın­dan, der­gi­mi­zin adı An­la­yış ol­du. Bu isim­len­dir­me sü­re­ci, eli­niz­de­ki der­gi­yi ni­çin ya­yım­la­mak­ta ol­du­ğu­mu­zu da bir öl­çü­de açık­lı­yor. Ken­di­miz­le ve dün­yay­la yüz­leş­mek is­ti­yo­ruz. Bu ka­rar, bi­zi sağ­lam bir du­ruş ve de­rin bir an­la­yış sa­hi­bi kı­la­cak te­mel adım­dır. Yüz­leş­me­den is­ti­ka­me­ti­mi­zi doğ­rul­ta­maz, ken­di­mi­zi ve dün­ya­yı an­la­ya­ma­yız. An­la­ma­dan, de­ğiş­ti­re­me­yiz. De­ğiş­tir­me ni­ye­ti ta­şı­ma­dan da an­la­ya­ma­yız. Bu di­ya­lek­tik sar­mal, ken­di­mi­zi içi­ne mah­pus bul­du­ğu­muz dü­ze­nin ta­ri­hi­ni keş­fet­me yol­cu­lu­ğu­na çı­ka­rır bi­zi. So­nun­da ‘an­la­rız’ ki, dü­ze­nin ta­ri­hi ile ta­ri­hin dü­ze­ni iç içe­dir. Ta­ri­hin dü­ze­ni­ne akıl er­dir­dik­çe, dü­ze­nin ta­ri­hi­ni doğ­ru an­la­ma­ya baş­la­rız.”
Der­gi­nin mis­yo­nu­nu 1998 yı­lın­dan be­ri tar­tı­şı­yor­duk. Der­gi­miz hem genç ka­lem­ler için bir alış­tır­ma ve ken­di­ni ge­liş­tir­me plat­for­mu, hem de genç oku­yu­cu­lar için da­ha de­rin dü­şü­ne­bil­me va­sı­ta­sı ol­sun is­ti­yor­duk. Genç­tik; ta­rih ve dü­zen­le ba­şı­mız dert­tey­di. Tar­tış­ma­la­rı­mız­dan, es­pri­li ar­ka­daş­la­rı­mı­zın “5 M Na­za­ri­ye­si” adı­nı tak­tık­la­rı ye­ni bir ba­kış açı­sı çık­tı! Bu­nu da yi­ne ilk mer­ha­ba­da oku­yu­cu­la­rı­mız­la pay­laş­tık:
“Ta­ri­hin dü­ze­nin­de hiç­bir şe­yin ger­çek­leş­me­si MU­KAD­DER de­ğil­dir. Fa­kat ba­zı şey­le­rin ger­çek­leş­me­si da­ha MUH­TE­MEL­dir. Be­şe­rî ak­lın sı­nır­la­rı için­de, Muh­te­me­li kav­ra­ma­ya ça­lı­şı­yo­ruz. Yol­cu­lu­ğun ilk du­ra­ğın­da bi­zi üç mim da­ha kar­şı­lı­yor: Mev­cut, Mu­hay­yel ve Müm­kün. MEV­CU­Tu ka­bul­len­dik­çe, yol­cu­luk ar­zu­muz kö­re­li­yor. Dü­ze­nin ta­ri­hi­ni kut­sa­ma­ya baş­lı­yo­ruz. MU­HAY­YEL­den baş­ka bir şey dü­şün­me­dik­çe, ta­ri­hin dü­ze­ni­ni kav­ra­ya­mı­yo­ruz. Ra­di­kal­li­ği­miz bir ne­sil için­de tes­li­mi­ye­te dö­nü­şü­yor. Kur­tu­lu­şu­muz, MÜM­KÜ­Nü kav­ra­mak­ta ya­tı­yor. Müm­kün, mev­cut­tan da­ha muh­te­şem; mu­hay­yel­den da­ha soy­lu­dur.”
Özel­lik­le der­gi­nin Top­lu­YO­RUM bö­lü­mün­de Müm­kü­nün sı­nır­la­rı­nı zor­la­ma­ya ça­lış­tık. Kırk sa­yı­da, yak­la­şık 200 ki­şi­nin ka­tıl­dı­ğı bu or­tak akıl ara­yış­la­rı­nın ilk 20 ta­ne­si “Sis­tem­le Yüz­leş­me” baş­lı­ğı al­tın­da ki­tap­laş­tı. Söy­le­şi­YO­RUM­lar­da ise Ab­dul­lah Gül’den Ah­met Da­vu­toğ­lu’na, Ömer Din­çer’den Ah­met Er­türk’e ka­dar Türk si­ya­set ve bü­rok­ra­si­si­nin ye­ni ve et­ki­li isim­le­ri; ay­rı­ca An­dre Gun­der Frank, Im­ma­nu­el Wal­lers­te­in, Mic­ha­el Mann gi­bi dün­ya sos­yal bi­li­mi­nin dev isim­le­ri Tür­ki­ye’de ve kü­re­sel sis­tem­de olan bi­te­ni yo­rum­la­ma­ya ça­lış­tı­lar. A. G. Frank söy­le­şi­miz­den bir sü­re son­ra ve­fat et­ti. Sa­nı­yo­rum bu soh­bet, ra­di­kal dü­şü­nü­rün son söz­le­ri, bir ne­vi va­si­yet­na­me­siy­di.
An­la­yış, te­mel­de bir si­ya­set ve eko­no­mi der­gi­si ol­ma­sı­na rağ­men, söy­le­şi­ler­de sa­nat in­san­la­rı­nı unut­ma­dık. Mus­ta­fa Kut­lu, Ra­sim Öz­de­nö­ren gi­bi ede­bi­yat­çı­lar; Ah­met Ulu­çay, Me­cid Me­ci­di gi­bi si­ne­ma yö­net­men­le­ri de say­fa­la­rı­mı­za ko­nuk ol­du­lar.
Kap­sam­lı bir mu­ha­se­be için el­bet­te der­gi­nin bü­tün bö­lüm­le­ri­ne atıf­ta bu­lun­mam ge­re­ki­yor. Sa­de­ce İh­san Faz­lı­oğ­lu’nun çi­çek­ba­lı ya­zı­la­rı ikin­ci bir ‘na­za­ri­ye’ kur­ma­ya kâ­fi ge­lir. Yer dar­lı­ğı ne­de­niy­le, mu­ha­se­be­yi ay­lık bil­di­ri ni­te­li­ğin­de­ki mer­ha­ba ya­zı­la­rıy­la sı­nır­la­mak zo­run­da­yım.
 
Ka­os, Umut Kay­na­ğı­dır
Olum­suz ke­li­me­ler in­san­la­rı ür­kü­tür. Ka­ran­lık, tu­fan, ka­os gi­bi. Fa­kat her bi­ri­nin için­den ken­di zıt­la­rı çı­kar. Ka­os en­di­şe kay­na­ğı ol­du­ğu ka­dar, ümit ve he­ye­can kay­na­ğı­dır da. Bu­gün en­di­şe­li­yiz; çün­kü bir avuç At­lan­tik-öte­si te­rö­rist dün­ya­mı­zı ate­şe ver­me­ye ha­zır­la­nı­yor. Ümit­li­yiz; çün­kü kao­tik or­tam­lar­da ta­bi­at ya­sa­la­rı de­ğil, ka­os ya­sa­la­rı ge­çer­li­dir. Ya­sa­sı ol­sa ka­os ol­maz­dı, de­me­yin! Var, hem de son de­re­ce şevk ve­ri­ci ya­sa­lar.
Bi­rin­ci ka­os ya­sa­sı, oran­sız­lık ya­sa­sı­dır. Kao­tik (den­ge­den uzak) or­tam­lar­da, gir­di-çık­tı mü­na­se­be­ti bo­zu­lur. Kü­çük bir gir­di, mu­az­zam ha­sı­la ile so­nuç­la­nır. İkin­ci ka­os ya­sa­sı, hem oyun­cu­su hem se­yir­ci­si ol­du­ğu­muz ta­ri­hin dü­ze­nin­de, oyun­cu ya­nı­mı­zın ağır bas­ma­sı­dır. Oyun­cu isek, her şey ön­ce­den be­lir­len­me­miş de­mek­tir. Bu ger­çe­ği en son an­la­yan­lar, oyu­nun ku­ral­la­rı­nı koy­du­ğu­nu sa­nan­lar­dır. Üçün­cü ka­os ya­sa­sı, ilk iki ya­sa­nın bi­leş­ke­si­dir: Kon­trol­den çık­mış bir dün­ya­da, bi­linç­li/sis­tem­li ha­re­ket ede­bi­len kü­çük top­lu­luk­lar akıl al­maz so­nuç­la­ra ula­şa­bi­lir­ler!
Kao­tik dün­ya dü­ze­ni­mi­zin ye­ni kut­sal ke­li­me­si: Kü­re­sel­leş­me. Hem bir du­rum, hem bir ide­al. İki asır ön­ce Me­de­ni­leş(tir)me ile baş­la­yan sü­re­cin son du­ra­ğı. Ara­da­ki is­tas­yon­lar İn­gi­liz­leş(tir)me, Fran­sız­laş(tır)ma, Av­ru­pa­lı­laş(tır)ma, Ba­tı­lı­laş(tır)ma ve Mo­dern­leş(tir)me idi. Ay­nı ta­hak­küm sü­re­ci­nin re-en­kar­nas­yon­la­rı. Ba­tı yö­nün­den ak­tif, Do­ğu yö­nün­den pa­sif bir de­vi­nim. Do­ğu seç­mi­yor, ma­ruz ka­lı­yor­du. Ol­mu­yor, ol­du­ru­lu­yor­du.
Kü­re­sel­leş­me­nin bir da­yat­ma ol­du­ğu­nu bu­gün en faz­la ‘ol­du­ru­lan’ Ulus­çu­lar di­le ge­ti­ri­yor. Oy­sa Ulus­laş(tır)ma yu­ka­rı­da­ki bü­tün is­tas­yon­la­rın or­tak pay­da­sıy­dı. Son du­rak­ta ulus-dev­le­tin bi­le Sis­tem’e ayak ba­ğı ol­du­ğu an­la­şı­lı­yor. Emek­li­lik, her me­mu­run ka­de­ri­dir. Ka­pi­ta­lizm sos­ya­list­ler ka­dar ulus­çu­la­rı da bü­yük bir in­ce­lik­le kul­la­na­gel­di. Mil­li­yet­çi­lik mil­le­ti de­ğil, dev­le­ti güç­len­dir­di. Mil­lî dev­let­ler, Sis­tem’e ka­fa tu­ta­bi­le­cek mil­lî un­sur­la­rı te­pe­le­ye­cek ka­dar güç­lü, Sis­tem’e biz­zat ka­fa tu­ta­ma­ya­cak ve­ya asi­le­ri ko­ru­ya­ma­ya­cak ka­dar güç­süz kal­dı­lar. ‘Do­ğu’ top­lum­la­rı ulus­luk/kü­re­sel­lik cen­de­re­si­ni kı­ra­bil­dik­le­ri öl­çü­de Mil­let ola­bi­le­cek­ler­dir. An­cak mil­let­le­rin dev­le­ti ola­bi­lir. An­cak mil­let­ler ta­ri­hî akış için­de bir şey ‘ola­bi­lir’. Mil­le­tin yur­du ta­rih­tir. Ta­rih­daş­lık, ulu­sal/kül­tü­rel yağ­ma­cı­lık ve des­pot­lu­ğa di­ren­me­nin bi­ri­cik si­pe­ri­dir.
Ana­do­lu’yu Müs­lü­man­laş­tı­ran bil­ge in­san­lar, der­gâh­la­rı­nı bi­rer çı­nar ile ölüm­süz­leş­ti­rir­ler. Mu­ra­di­ye’de­ki Ulu Çı­nar, So­mun­cu­ba­ba ve Es­ki­ci­ba­ba çı­nar­la­rı Kı­zı­lel­ma’dan önem­li işa­ret taş­la­rı­dır. Me­kâ­na vu­ru­lan mü­hür­dür çı­nar, za­ma­na oku­nan iç­ten bir du­a. Se­rin bir göl­ge­lik­tir, de­rin bir rü­ya. Akas­ya­la­rın boz­du­ğu Ana­do­lu, çı­na­rı ye­ni­den keş­fe­di­yor. Akas­ya An­ka­ra’dır, çı­nar Bur­sa ve İs­tan­bul. Akas­ya ben­ci­dir, bir nes­lin ağa­cı­dır. Çı­nar öz­ge­ci­dir; be­şin­ci, onun­cu, yü­zün­cü nes­lin göl­ge­len­me­si için­dir. An­ka­ra akas­ya­dır; sa­de­ce ken­di­ni göl­ge­ler. İn­sa­nı can­lan­dır­maz, yu­tar. Ana­do­lu çı­nar­dır, göl­ge­si dün­ya­yı tu­tar.
An­ka­ra dev­let­tir, Ana­do­lu mil­let. Mil­le­tin önü açıl­maz­sa, dev­let be­he­me­hal ayak­ta kal­maz. Türk­le­rin en önem­li yö­ne­tim bi­li­mi an­sik­lo­pe­di­si bu ger­çe­ği 9 asır ön­ce bü­yük bir vu­zuh­la di­le ge­tir­miş­ti: “Mem­le­ket tut­mak için çok as­ker ve or­du la­zım­dır; as­ke­ri bes­le­mek için de çok mal ve ser­ve­te ih­ti­yaç var­dır. Bu ma­lı el­de et­mek için, hal­kın zen­gin ol­ma­sı ge­re­kir; hal­kın zen­gin ol­ma­sı için de doğ­ru ka­nun­lar ko­nul­ma­lı­dır. Bun­lar­dan bi­ri ih­mal edi­lir­se dör­dü de ka­lır, dör­dü bir­den ih­mal edi­lir­se, dev­let çö­zül­me­ye yüz tu­tar.” (Ku­tad­gu Bi­lig, 2057-59.mad­de­ler) Dev­let, “ko­dum mu otur­tu­rum” ka­ba­lı­ğı de­ğil, doğ­ru ya­sa­la­rın de­ne­ti­min­de­ki ko­lek­tif akıl ve so­rum­lu­luk­tur.
Dün­ya­ya dü­zen ve­re­bil­me­si için, in­sa­noğ­lu­nun ken­di iç dü­ze­ni­ni kur­muş ol­ma­sı lâ­zım. Ka­pi­ta­lizm kü­re­sel­leş­tik­çe, pa­ra-kre­di me­ka­niz­ma­la­rı­nı elin­de tu­tan kü­çük bir azın­lı­ğın dün­ya­ya hük­met­me iş­ta­hı ka­ba­rı­yor. Bu­na bir de si­ya­sî-as­ke­rî elit­le­rin ih­ti­ras­la­rı ek­le­nin­ce, dün­ya ne­fes alı­nıp ve­ri­le­cek bir yer ol­mak­tan çı­kı­yor. Kü­re­sel­leş­me­yi son­suz kâr, do­la­yı­sıy­la son­suz üre­tim ve tü­ke­tim an­la­yı­şıy­la sür­dü­rü­len bir eko­no­mi­nin bü­tün yer­kü­re­yi içi­ne al­ma­sı ol­mak­tan çı­kar­mak zo­run­da­yız. Kü­re­sel­leş­me me­de­ni­yet­ler ara­sı ger­çek bir et­ki­le­şim sü­re­ci­ne dö­nüş­tü­rü­le­bi­lir. Böy­le bir sü­re­ci Bü­yük İs­ken­der baş­lat­mış, Os­man­lı­lar de­vam et­tir­miş­ti. Ka­pi­ta­list sö­mür­ge­ci­li­ğin aka­me­te uğ­rat­tı­ğı bu yö­ne­li­şi ih­ya et­mek te­mel­siz bir idea­lizm de­ğil, in­san ve için­de ya­şa­dı­ğı ta­bi­at için bir ölüm ka­lım me­se­le­si­dir. Mil­lî dev­let­ler, bu ga­ye­ye omuz ver­dik­le­ri öl­çü­de ger­çek­ten mil­lî ola­bi­le­cek­ler­dir.
 
İl­ke­li De­ğil­se­niz, Dü­zen Ku­ra­maz­sı­nız!
So­ğuk Sa­vaş dü­ze­ni­nin kar­şıt ku­tup­la­rı ABD ile SSCB idi. Ye­ni kü­re­sel dü­ze­nin kar­şıt­la­rı ise ABD ile el-Kai­de. Ge­or­ge W. Bush ile Usa­me bin La­din. Yö­net­mek de, di­ret­mek de güç de­ğil, bil­ge­lik is­ter. ABD ka­ba güç kul­la­na­rak dün­ya­ya dü­zen ver­mek is­ti­yor; söz­de mu­ha­lif öz­de mu­hay­yel di­renç oda­ğı el-Kai­de ay­nı man­tık­la ce­vap ve­ri­yor. So­ros gi­bi ün­lü bir spe­kü­la­tör bi­le Ame­ri­kan neo­kon­ser­va­tiz­mi­ni “ka­ba bir top­lum­sal Dar­vi­nizm” ola­rak ni­te­li­yor. Ka­ba, çün­kü “en uy­gun ola­nın ayak­ta kal­ma­sın­da sa­de­ce re­ka­be­ti vur­gu­lu­yor, iş­bir­li­ği­nin öne­mi­ni es ge­çi­yor.” Ame­ri­ka’yı yö­ne­ten­ler, he­ge­mon­ya­la­rı­nın çö­zü­lüş aşa­ma­sın­da “En bü­yük ABD, baş­ka bü­yük yok!” psi­ko­zu­na ya­ka­lan­dı­lar.
Dün­ya dü­ze­ni­nin mev­cut du­ru­mun­dan So­ros bi­le mem­nun de­ğil. Sı­kı­şan Ame­ri­kan eli­ti­nin im­pa­ra­tor­luk rü­ya­sı ulus­lar-öte­si ka­pi­ta­list eli­ti te­dir­gin edi­yor. Ya­zı ve şe­hir ha­ya­tı­nın bi­lin­di­ği 5000 yıl­lık me­de­nî ta­ri­hin 4800 yı­lı­na ege­men olan ana yö­ne­tim bi­ri­mi im­pa­ra­tor­luk idi. Ka­pi­ta­lizm kök­leş­tik­çe, im­pa­ra­tor­luk­lar yer­le­ri­ni iri­li ufak­lı mil­lî dev­let­le­re bı­rak­tı­lar. Kü­re­sel­leş­me şid­det­len­dik­çe, mer­kez dev­let­ler bir­le­şip bi­rer im­pa­ra­tor­lu­ğa dö­nü­şü­yor. Çev­re­de­ki­ler­se şaş­kın­lık için­de, mu­hay­yel ulus­luk­la­rı­na sa­rı­lı­yor­lar. Dar ve kur­gu­sal ulus­luk müm­kün ve ye­ter­li ol­say­dı, Al­man­lar­la Fran­sız­lar kol ko­la Av­ru­pa­lı­lı­ğı in­şa et­me­ye gi­ri­şir­ler miy­di?
Ye­ni dü­ze­nin jan­dar­ma­sı NA­TO, ge­nel kâ­ti­bi BM. “NA­TO ka­fa NA­TO mer­mer” iba­re­si­nin ne an­la­ma gel­di­ği­ni bi­len var mı? Ek­şi Söz­lük’te id­di­a edil­di­ği üze­re, So­ğuk Sa­vaş dö­ne­min­de NA­TO ka­fa­yı, Var­şo­va Pak­tı ise ka­fa­sız­lı­ğı mı sim­ge­li­yor? Öy­le ol­sa bi­le, şim­di ka­fay­la ka­fa­sız­lı­ğın el ele ver­di­ği­ni gö­rü­yo­ruz. Ye­ni it­ti­fak ki­me kar­şı? 11 Ey­lül son­ra­sı mo­da ce­vap: Kü­re­sel te­rö­riz­me kar­şı! Bu­nu ik­na edi­ci ol­mak­tan uzak bu­lan si­ya­set fel­se­fe­ci­si Fred Dall­mayr, 11 Ey­lül’ün kü­re­sel bir si­ya­sî he­sap açı­ğı­nı göz­ler önü­ne ser­di­ği­ni söy­lü­yor: “Kü­re­sel­leş­me ke­li­me­sin­de ifa­de­si­ni bu­lan ulus-öte­si­leş­me ve­ya ulus­lar-ara­sı­laş­ma ile ge­le­nek­sel ulus-dev­let sis­te­mi­nin ara­sı­nı bu­la­cak norm ve ku­rum­lar­dan yok­su­nuz!”
Me­de­ni­yet ta­rih­çi­le­ri he­sap açı­ğı­nın sa­de­ce si­ya­sî de­ğil, ay­nı za­man­da kül­tü­rel ol­du­ğu­nu ile­ri sü­rü­yor­lar. So­ro­kin’e gö­re, mad­dî haz­la­ra ön­ce­lik ve­ren du­yu­sal (sen­sa­te) kül­tür­den, ma­ne­vi­ya­tı öne çı­ka­ran ‘ül­kü­cü’ (ide­alis­tic) kül­tü­re geç­me­den bir me­de­ni­yet ye­ni­len­me­si mey­da­na gel­mez. Be­di­üz­za­man da çağ­da­şı So­ro­kin gi­bi dü­şü­nü­yor; ak­si du­rum­da zen­gin­ler­le yok­sul­la­rın sa­va­şı­nın dün­ya­yı ya­şan­maz kı­la­ca­ğı­nı be­lir­ti­yor­du.
NA­TO, kır­mı­zı kuv­vet­le­ri ye­de­ği­ne alan ma­vi kuv­vet­le­rin ye­şil, sa­rı, kah­ve­ren­gi ve si­yah kuv­vet­le­re kar­şı it­ti­fa­kı mı? Böy­le bir it­ti­fak ne ka­dar sür­dü­rü­le­bi­lir ve ne öl­çü­de et­ki­li ola­bi­lir? Tür­ki­ye böy­le bir it­ti­fak­ta han­gi hü­vi­yet­le yer tu­ta­bi­lir, ne gi­bi rol­ler oy­na­ya­bi­lir? Bu ve ben­ze­ri so­ru­la­rın cid­di ce­vap­la­rı­nı ara­mak zo­run­da­yız.
ABD’yi kü­re­sel bir im­pa­ra­tor­lu­ğa dö­nüş­tür­me­yi amaç­la­yan Bü­yük Or­ta Do­ğu Pro­je­si (BOP) pat­la­ma­ya baş­la­dı. Irak kan gö­lü­ne dön­dü; Fi­lis­tin ve Lüb­nan’da bin­ler­ce ocak sön­dü. Ame­ri­kan yö­ne­ti­mi­nin akıl ho­ca­la­rı şu­nu vur­gu­lu­yor­lar: “Her me­de­ni­yet son ev­re­sin­de bir im­pa­ra­tor­luk do­ğu­rur. Bu bü­yük ya­pı, me­de­ni­ye­tin mer­ke­zin­de de­ğil, taş­ra­sın­da vü­cut bu­lur. Ati­na mer­kez­li kla­sik uy­gar­lı­ğın, Ro­ma’da bir im­pa­ra­tor­lu­ğa dö­nüş­me­si gi­bi. Şim­di de Av­ru­pa’da do­ğan mo­dern me­de­ni­yet, Ame­ri­ka-mer­kez­li kü­re­sel bir im­pa­ra­tor­lu­ğa yol ve­ri­yor. Di­ğer top­lum­la­ra dü­şen, bu­nu efen­di­ce ka­bul­le­nip bo­yun eğ­mek­tir!”
İm­pa­ra­tor­luk­la­rın olu­şu­mun­da böy­le­si ‘nes­nel’ şart­lar rol oy­na­ya­bi­lir. Fa­kat da­ha önem­li olan ‘öz­nel’ (in­sa­nî) dav­ra­nış bi­çi­mi­dir. ABD, iş­gal et­ti­ği Irak’ta vah­şe­tin bü­tün yüz­le­ri­ni ser­gi­li­yor; ta­şe­ron ola­rak kul­lan­dı­ğı İs­ra­il­li­ler ise Fi­lis­tin ve Lüb­nan’da... Mo­ğol­lar da ay­nen böy­le dü­şü­nü­yor, Tan­rı’nın yer­yü­zü­nü ken­di­le­ri­ne tah­sis et­ti­ği­ni söy­lü­yor­lar­dı. İki yüz yıl bo­yun­ca Av­ras­ya’yı ta­lan et­ti­ler. Fa­kat ka­lı­cı bir si­ya­sî ya­pı ku­ra­ma­dı­lar. İl­ke­siz, im­pa­ra­tor­luk de­ğil, kü­çük bir köy bi­le ku­ru­la­maz.
 
Ken­di­ni So­kan Ak­rep
Tür­ki­ye, dün­ya­nın gün­de­min­de; dün­ya, Tür­ki­ye’nin gün­de­min­de de­ğil! Ken­di­miz­le o ka­dar uğ­ra­şı­yo­ruz ki, dün­yay­la baş et­me­ye me­ca­li­miz kal­mı­yor. Ka­mu­sal alan, ka­mu­yu ka­fes­le­yen bir ha­pis­ha­ne. “Dev­let be­nim!” po­zun­da­ki se­fil bü­rok­ra­si, mil­le­ti çev­re­le­yen bir tel ör­gü ade­ta. Med­ya ve ay­dın­lar, de­mok­ra­si düş­ma­nı bü­rok­ra­si­nin suç or­ta­ğı. Meh­met Akif, bu tip­le­ri 100 yıl ön­ce­sin­den gö­rür gi­bi­dir:
Şark’a bak­maz, Garb’ı bil­mez, gör­gü­den yok vâ­ye­si
Bir kı­zar­maz yüz, ya­şar­maz göz bü­tün ser­ma­ye­si.
Dik­kat edi­niz, Tür­ki­ye ulus­la­ra­ra­sı alan­da me­sa­fe kat edip güç­len­dik­çe, içe­ri­de­ki ge­ri­lim ar­tı­yor. Ül­ke­yi son 15 yıl­da iki te­rö­rün (PKK ve yük­sek re­el fa­iz te­rö­rü!) cen­de­re­si­ne alan­lar, ik­ti­dar­dan uzak­la­şın­ca va­tan kur­ta­ran as­lan ke­si­li­yor­lar. Kim­se “300 mil­yar do­lar­lık iç ve dış borç na­sıl oluş­tu; kim, ki­me, han­gi avan­ta(j)la­rı sağ­la­dı?” di­ye sor­mu­yor. İşi­miz gü­cü­müz ba­şör­tü­sü ve İmam-Ha­tip­ler. Akıl­sız­lık ça­ğı­nın esa­fil-i şar­kı­yız (Do­ğu’nun se­fil­le­ri).
Tür­ki­ye, Ne­cip Fa­zıl ve Nu­ret­tin Top­çu gi­bi, Ke­mal Ta­hir ve Ce­mil Me­riç gi­bi cid­di dü­şü­nür­le­ri­mi­zin yıl­lar ön­ce di­le ge­tir­dik­le­ri şek­liy­le, ‘va­rol­mak’ için içe­ri­de­ki avan­ta­cı­la­rı te­pe­le­mek ve Bu Ül­ke’nin em­per­ya­lizm kar­şı­sın­da­ki yük­se­len se­si ol­mak zo­run­da­dır. Bu Ül­ke sa­de­ce Ana­do­lu coğ­raf­ya­sı de­ğil, ay­nı za­man­da ve ön­ce­lik­le bin yıl­lık ta­rih­tir, kül­tür­dür, bi­linç­tir. Kü­re­sel yağ­ma­cı­lı­ğa kar­şı ger­çek di­renç odak­la­rı bu bi­lin­cin ya­şa­tıl­dı­ğı top­lum­sal ze­min­ler­dir. Tür­ki­ye’de, Or­ta­do­ğu’da, bü­tün dün­ya­da.
Baş­ta Sa­yın Cum­hur­baş­ka­nı Se­zer ol­mak üze­re, Or­ta­do­ğu’nun Tür­ki­ye’yi il­gi­len­dir­me­di­ği­ni söy­le­yen­ler, Tür­ki­ye’nin ger­çek gü­cü­ne inan­ma­yan; da­ha doğ­ru­su bu­nu fark et­me­yen­ler­dir. Ün­lü top­lum­bi­lim­ci Im­ma­nu­el Wal­lers­te­in ile yap­tı­ğı­mız söy­le­şi­de bi­ze baş­lı­ca me­sa­jı şu ol­muş­tu: Ka­pi­ta­list Sis­tem ge­çiş kri­zin­de ol­du­ğun­dan, bü­yük ya­pı­lar ar­tık be­lir­le­yi­ci de­ğil­dir. Sis­te­me ger­çek­ten mu­ha­lif ise­niz, gün si­zin­dir! A. G. Frank’in Av­ru­pa yo­lun­da­ki Türk­le­re me­sa­jı kı­sa ve net­ti: Av­ru­pa’ya gi­rin, fa­kat gö­zü­nüz As­ya’da ol­sun. 21. yüz­yıl As­ya’nın­dır. Mic­ha­el Mann ile yap­tı­ğı­mız söy­le­şi­nin me­sa­jıy­sa il­ginç­ti: AB, yı­ğın­la­rın de­ğil, elit­le­rin Av­ru­pa’sı­dır. Elit­ler, Tür­ki­ye’nin Av­ru­pa’ya dâ­hil edil­me­si­ne ka­rar ver­miş bu­lu­nu­yor. Ve bu ka­rar Av­ru­pa’nın hay­rı­na­dır; zi­ra Bush ve çe­te­si­nin ah­mak­ça kış­kırt­tı­ğı me­de­ni­yet­ler ça­tış­ma­sı an­cak Türk­le­rin kat­kı­sıy­la ön­le­ne­bi­lir.
Av­ru­pa’nın hay­rı­na olan, ay­nı za­man­da Tür­ki­ye’nin de hay­rı­na ola­bi­lir mi? Bel­ki! AB, Tür­ki­ye sa­ye­sin­de do­ğu­su­nu em­ni­ye­te alır­ken; Tür­ki­ye AB sa­ye­sin­de ba­tı­sı­nı em­ni­ye­te alı­yor. Çey­rek yüz­yıl son­ra, dün­ya eko­no­mi po­li­ti­ği­nin mer­ke­zi As­ya’dır. Tür­ki­ye, ni­hai AB üye­li­ğin­den ön­ce, mü­za­ke­re sü­re­ci­nin ve­ri­mi­ni he­sap et­me­li. Ve­re­ce­ği ta­viz­le­ri “bel­ki üye olu­rum” bek­len­ti­siy­le de­ğil, be­de­li­ni pe­şin tah­sil ede­rek ver­me­li; mü­za­ke­re sü­re­ci­ni bir eko­no­mik ve po­li­tik güç te­mer­kü­zü­ne dö­nüş­tür­me­li­dir.

Paylaş Tavsiye Et