Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mayıs 2008) > Dosya > “Merkez-çevre ilişkileri: Türk siyasetinin anahtarı mı?”
Dosya
“Merkez-çevre ilişkileri: Türk siyasetinin anahtarı mı?”
Hasan Kösebalaban
BU baş­lık, Şe­rif Mar­din’in 1973 ta­rih­li İn­gi­liz­ce ya­zıl­mış ün­lü bir ma­ka­le­si­nin baş­lı­ğı. Mar­din’in Os­man­lı ve Türk si­ya­se­ti­ne da­ir ça­lış­ma­la­rın­da kul­lan­dı­ğı te­mel pa­ra­dig­ma, Tür­ki­ye’de­ki si­ya­si ge­ri­li­mi mer­kez-çev­re iliş­ki­le­ri bağ­la­mın­da izah edi­yor­du. Ya­yım­lan­dı­ğı ta­ri­hin üze­rin­den ge­çen 35 yı­la rağ­men bu ya­zı ha­len gün­cel­li­ği­ni ko­ru­yor. Bu­na gö­re, elit­le­rin hâ­kim ol­du­ğu bir mer­kez var­dır ve bu mer­kez çev­re­de­ki un­sur­la­rın, ya­ni sı­ra­dan va­tan­da­şın, ken­di­si­ne doğ­ru olan ha­re­ke­ti­ni en­gel­le­me­ye ça­lı­şır. Mar­din’in ya­nı sı­ra Frank Tac­ha­u gi­bi Türk si­ya­se­ti üze­ri­ne ya­zan bir­çok isim bu mo­de­li uy­gu­la­mış­tır.
Os­man­lı eli­ti çev­re­nin çok cid­di bir mu­ha­le­fe­tiy­le kar­şı­laş­ma­dı; zi­ra çev­re uzun sa­vaş­lar ne­ti­ce­sin­de bu mu­ha­le­fe­ti­ni or­ta­ya ko­ya­bi­le­cek araç­lar­dan yok­sun, ha­rap ve bi­tap düş­müş bir du­rum­day­dı. Cum­hu­ri­yet dö­ne­mi bo­yun­ca ya­şa­nan iki dar kap­sam­lı sa­va­şın -Ko­re ve Kıb­rıs- dı­şın­da bü­yük ka­yıp­la­ra ne­den ola­cak kla­sik bir sa­va­şa gi­ril­me­me­si, bu dö­nem­de hal­kın ne­fes al­ma­sı­na ve bu­na pa­ra­lel ola­rak nü­fu­su­nun art­ma­sı­na ne­den ol­du. İlk sa­yı­mın ya­pıl­dı­ğı 1927’de ül­ke nü­fu­su 13,6 mil­yo­nun bi­raz üze­rin­de iken 1950’de 20, 1955’te ise 24 mil­yo­nu bul­du. Özel­lik­le 1950 se­çim­le­rin­de iş­ba­şı­na ge­len De­mok­rat Par­ti dö­ne­min­de cid­di bir ik­ti­sa­di kal­kın­ma ya­şan­dı. 1950’de Türk hal­kı­nın dört­te bi­ri kır­sal ke­sim­de ya­şa­mak­tay­dı. DP’nin ger­çek­leş­tir­di­ği kır­sal ala­na yo­ğun­la­şan yol, su ve elek­ti­rik ya­tı­rım­la­rı, zi­rai kre­di­ler ve on bin­ler­ce trak­tö­rün zi­raa­te ka­zan­dı­rıl­ma­sı gi­bi pro­je­ler­le ger­çek­leş­tir­di­ği kal­kın­ma ve mo­dern­leş­me ham­le­si kı­sa sü­re­de bu ke­si­me da­ha ön­ce alı­şık ol­ma­dı­ğı bir re­fa­hı ge­tir­di. Bu­na pa­re­lel ola­rak, sa­na­yi ala­nın­da­ki kal­kın­ma, köy­den şeh­re göç dal­ga­sı­nı hız­lan­dır­dı. Şe­hir­ler­de kır­sal ke­sim­den ge­len­le­rin gi­de­rek art­ma­sı­nın elit­ler nez­din­de or­ta­ya çı­kar­dı­ğı ge­ri­li­mi en ve­ciz şe­kil­de ifa­de eden, tek par­ti dö­ne­mi­nin İs­tan­bul Va­li­si F. Ke­rim Gö­kay’dı: “Halk plaj­la­ra akın et­ti, va­tan­daş de­ni­ze gi­re­mi­yor.” O sı­ra­lar­da kar­nı­nı ka­şı­yan adam ve ço­ban­la­ra “halk”, ay­dın­lan­mış şe­hir­li­le­re ise “va­tan­daş” de­ni­yor­du.
Bu va­tan­daş ve halk, bir baş­ka de­yiş­le be­yaz ve si­yah Türk­ler ara­sın­da­ki ge­ri­lim, iler­le­yen yıl­lar­da da sür­dü. 1960’ta va­tan­daş­lar bu du­ru­mun da­ha faz­la de­vam ede­me­ye­ce­ği­ni dü­şü­ne­rek du­ru­ma el koy­du­lar ve hal­kın baş­ba­ka­nı­nı ve iki ba­ka­nı­nı idam et­ti­ler. Te­le­viz­yo­nun ol­ma­dı­ğı bir dö­nem­de da­ra­ğa­cın­da­ki baş­ba­ka­nın, bir baş­ka de­yiş­le da­ra­ğa­cın­da­ki halk ira­de­si­nin, fo­toğ­raf­la­rı ga­ze­te­ler­de bas­tı­rı­la­rak dev­le­tin asıl sa­hi­bi­nin va­tan­daş ol­du­ğu ayan be­yan or­ta­ya ko­nul­du. Dev­le­tin bir sa­hi­bi var­dı ve sı­ra­dan halk sa­de­ce onun ta­ra­fın­dan yö­ne­ti­le­bi­lir­di. Ter­si­ni yap­ma­ya he­ves­le­nen­le­re sü­rek­li Men­de­res’in idam gö­rün­tü­le­ri ha­tır­la­tıl­dı.
An­cak bu ça­ba­la­ra kar­şı halk, san­dı­ğın tek­rar önü­ne ko­nul­du­ğu her de­fa­sın­da ken­di de­ğer­le­ri­ne say­gı­lı li­der­le­ri seç­mek­te te­red­düt et­me­di. Bu de­ne­me­ler seç­kin­le­rin nez­din­de de­mok­ra­si­nin “man­tık­sız” Türk top­lu­mu için lü­zum­suz ve hat­ta za­rar­lı bir lüks ol­du­ğu yar­gı­sı­nı pe­kiş­tir­di. İk­ti­da­ra de­mok­ra­si dı­şı yön­tem­ler­le el koy­ma­lar, Türk si­ya­se­ti­nin nor­ma­li ha­li­ne gel­di. Halk, ira­de­si­nin va­tan­daş ta­ra­fın­dan ça­lın­ma­sı­na kar­şı tep­ki­sin­de ise sa­bır­lıy­dı; bu tep­ki san­dı­ğın tek­rar ön­le­ri­ne ko­na­ca­ğı gü­nü bek­le­mek­ten iba­ret ol­du.
Bu ça­tış­ma de­mok­ra­si-mü­da­ha­le-de­mok­ra­si tar­zın­da sü­re­ge­lir­ken, dı­şa­rı­dan Tür­ki­ye’ye ba­kan­lar ül­ke için­de la­ik elit­le­rin kon­tro­lün­de bir mo­dern­leş­me sü­re­ci ya­şan­dı­ğı­nı, bu­nun de­mok­ra­tik ol­ma­ma­sı­nın Tür­ki­ye’ye öz­gü şart­lar iti­ba­rıy­la nor­mal ol­du­ğu­nu dü­şün­dü­ler. Ya­ni Tür­ki­ye mo­dern­le­şe­cek­se bu­nu yu­ka­rı­dan mü­da­ha­le­siz ya­pa­maz­dı. Do­ğu halk­la­rı­nın eği­til­me­si sa­de­ce dı­şa­rı­dan mü­da­ha­le ile müm­kün ola­bi­le­cek­ti. Za­ten Marks da Hin­dis­tan’ın İn­gil­te­re ta­ra­fın­dan sö­mür­ge­leş­ti­ril­me­si­ni bu ül­ke­nin iler­le­me­si için bir ni­met ola­rak gör­me­miş miy­di? Halk tem­sil et­ti­ği ge­le­nek­ler ve di­nî de­ğer­ler açı­sın­dan ge­liş­me­nin önün­de bir en­gel ola­rak gö­rü­lü­yor­du. Bu ne­den­le ya Ba­tı ta­ra­fın­dan doğ­ru­dan sö­mür­ge­leş­ti­ri­le­rek ya da yer­li Ba­tı­cı­lar ta­ra­fın­dan eği­ti­le­rek çağ­daş­laş­tı­rı­la­bi­lir­di. Ba­tı bil­has­sa bir İs­lam ül­ke­si ol­ma­sı ha­se­biy­le, Tür­ki­ye’de ya­şa­nan­la­rı bu çer­çe­ve­de gör­dü ve de­mok­ra­si dı­şı güç­le­re iti­bar et­ti.
Tür­ki­ye’de bu­gün ya­şa­nan kriz, Türk si­ya­si ta­ri­hi­nin is­tis­nai bir par­ça­sı de­ğil; çok bil­dik bir hi­ka­ye­nin sa­de­ce de­va­mı. An­cak bu­gü­nün Tür­ki­ye’si­ni 1960’lı ve hat­ta 1980’li yıl­lar­la mu­ka­ye­se et­mek son de­re­ce zor. So­ğuk Sa­vaş’ın bi­ti­miy­le bir­lik­te iv­me ka­za­nan dün­ya­nın kü­çül­me­si sü­re­ci, Türk si­ya­si or­ta­mı­nı da et­ki­le­di. Kü­re­sel­leş­me sü­re­ci, mer­ke­zî dev­le­tin halk üze­rin­de­ki ta­hak­kü­mü­nü et­kin bir şe­kil­de ic­ra ede­bil­me­si­nin önü­ne ge­çe­cek bir di­zi ye­ni­lik­ler ge­tir­di. En bü­yük ye­ni­lik ise kuş­ku­suz mer­kez ta­nı­mı­nı de­ğiş­tir­me­siy­di. Ar­tık taş­ra­lı halk mer­ke­ze uğ­ra­ma­dan zen­gin­le­şe­bi­li­yor, ulus­la­ra­ra­sı eği­tim im­kan­la­rın­dan fay­da­la­nı­yor ve bil­gi do­na­nı­mı­nı ge­liş­ti­re­bi­li­yor­du.
Bu­na pa­ra­lel ola­rak ulus-dev­le­tin için­de­ki mer­kez­ler ar­tık mer­kez ol­mak­tan çı­ka­rak ade­ta taş­ra­la­şı­yor­du. Kü­re­sel an­lam­da bu sü­reç sa­ye­sin­de bu­gün Şang­hay ya da Bom­bay, Lon­dra’dan ya da Pa­ris’ten da­ha faz­la dün­ya eko­no­mi­si­nin nab­zı­nın at­tı­ğı mer­kez­ler ha­li­ne gel­di. Bu sü­re­cin Tür­ki­ye’yi de içi­ne çek­me­si­nin ka­çı­nıl­maz ol­du­ğu­nu id­rak et­miş olan Tur­gut Özal’ın ka­zan­dır­dı­ğı bü­yük iv­mey­le Ana­do­lu hal­kı, es­na­fıy­la, öğ­ren­ci­siy­le dün­ya­yı ye­ni­den keş­fe­di­yor, ken­din­den emin bir atı­lım­cı ruh­la dı­şa­rı­ya doğ­ru ham­le yap­ma­ya baş­lı­yor­du. Ar­tık Tür­ki­ye’nin ye­ni mo­dern­leş­me sü­re­ci­nin tem­sil­ci­le­ri de­rin dev­le­tin seç­kin­le­ri de­ğil, de­rin si­vil top­lu­mun tem­sil­ci­le­riy­di. Ya­şa­nan bu sü­re­ce seç­kin­le­rin ver­di­ği ref­leks ise, ade­ta teh­li­ke­yi fark et­miş ür­kek bir ta­vuk gi­bi yu­mur­ta­la­rı üze­ri­ne da­ha faz­la ka­pan­mak ol­du. Kı­sa­ca­sı kü­re­sel­le­şen bir dün­ya­da Tür­ki­ye’nin mer­ke­zin­de­ki seç­kin­le­rin ide­olo­jik ve mad­di im­ti­yaz­la­rı­nı kay­bet­me kor­ku­la­rı da­ha da art­tı.
Kü­re­sel­leş­me sü­re­cin­de ye­ni­den ta­nım­lan­ma­sı ge­re­ken yan­la­rı­na rağ­men mer­kez-çev­re iliş­ki­le­ri mo­de­li, yi­ne de bu­gün­kü si­ya­si kri­zi an­la­ma­mı­zı ko­lay­laş­tı­ra­cak en uy­gun şab­lo­nu su­nu­yor. Türk si­ya­si ta­ri­hi­ne da­ir araş­tır­ma­lar­da mer­kez-çev­re mo­de­li­nin mar­ka is­mi olan Mar­din’in ne­den ken­di te­ori­si­ni bı­ra­ka­rak “ma­hal­le bas­kı­sı”na geç­ti­ği so­ru­su­na en iyi ce­va­bı ise her­hal­de yi­ne ken­di­si ve­re­bi­lir.

Paylaş Tavsiye Et