Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (April 2007) > Topluyorum > TÜSİAD altın yumurtlayan tavuğu kesmez!
Topluyorum
TÜSİAD altın yumurtlayan tavuğu kesmez!

 

Arkadaşlar, buraya gelmeden önce son bir ayın olaylarını şöyle topluca bir gözden geçirdim; ama ne yalan söyleyeyim, özellikle Türkiye siyaseti söz konusu olduğunda, öne çıkan baskın bir gelişmeye rastlamadım.
Bu da ne demek oluyor şimdi? TÜSİAD ve YÖK ile Hükümet arasındaki gerilimden, Orhan Pamuk ve Yücel Aşkın davalarından ya da Cumhurbaşkanı Sezer’in seçim sistemine ilişkin ‘temennileri’nden haberin yok galiba.
Hep böyle sabırsız olacaksın, değil mi? Sözümü ağzımdan almasaydın bunlardan bahsedecektim zaten. Hatta dahası da var. Geçtiğimiz ay CIA ve FBI başkanları ile İsrail Genelkurmay Başkanı Ankara’yı, Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt da Washington’u ziyaret etti. Ne var ki, bu ziyaretlerin mahiyetine dair net bir bilgimiz yok. Dolayısıyla bu ziyaretler hakkında spekülasyondan öte bir değerlendirme yapabilir miyiz, bilmiyorum. Diğer konulara gelince; YÖK’ün hükümet ile ilişkilerindeki limonîlik yeni bir şey değil. Uzunca bir süredir merkez-çevre ilişkileri bağlamında bu konuyu işliyoruz zaten. Bir tek, TÜSİAD ile Hükümet arasındaki gerilim gerçek bir gündem maddesi olmayı hak ediyordu. Ancak son günlerdeki gelişmelere bakılırsa gerilimin tarafları geri adım atmış görünüyor.
Bir de Başbakan’ın yurt dışı seyahatleri var. Son günlerde bazı kesimlerin bu seyahatlerden duyduğu rahatsızlık had safhaya ulaştı.
Bence burada medyanın oyununa gelmeyelim. Bir başbakanın çıktığı ‘iş’ gezisinin problem olmasını anlayamıyorum ben. Hatırlarsanız başbakan olmadan önce ve olduktan sonra Erdoğan Avrupa’yı karış karış dolaşmıştı. O zaman bu seyahatler takdirle karşılanıyordu. Bu gezilerin neticesini AB ile ilişkilerimizde çok somut bir biçimde gördük.
Avrupa’yı anlıyoruz da, Başbakan’ın Afrika’da ya da Güneydoğu Asya’da ne işi var?
Bakın arkadaşlar dünya, eski dünya değil. Dolayısıyla Türkiye de eski Türkiye olamaz artık. Soğuk Savaş’ın sonuna kadar Türkiye savunmacı bir dış politika izledi. Hatta Osmanlı Devleti’nin dağılmasından itibaren Türkiye ‘eldekini’ korumaya yönelik bir dış siyaseti benimsedi, diyebiliriz. Bunun makul gerekçeleri vardı tabi. Ama bugün artık bu psikolojiyi atması gerekiyor Türkiye’nin. Güç ve statü dağılımının yeniden yapıldığı bugünün dünyasında başarılı bir dış politika ancak dinamik bir tutumla yapılabilir. Türkiye yakın çevresinde, yani birinci halka içinde bir nüfuz alanı oluşturmak istiyorsa, ikinci ve üçüncü halkalarda da etkin bir şekilde bulunmalıdır. Kısacası aktif bir dış politikanın Türkiye’de kimseye zararı yok. Tam aksine olağanüstü bir faydası var. Bunu önümüzdeki yıllarda daha iyi bir şekilde anlayacağız. Onun için medyanın oyununa gelip de, Başbakan’ın yurt dışı seyahatlerini bir problemmiş gibi tartışmayalım derim ben.
Başbakan demişken, bence Erdoğan’ın tartışma başlatan şu “üst kimlik-alt kimlik” ve “din çimentodur” sözlerini de ele alalım.
Haydi buyurun o zaman. Herkes döksün eteğindekini. TÜSİAD ile başlayalım isterseniz. Zamanımız kalırsa da dünyadaki diğer bazı önemli gelişmelere değinelim.
Ben şahsen, Hükümet’i hedef alırcasına, TÜSİAD’ın Yücel Aşkın davası ve seçim barajına ilişkin açıklamalarının ideolojik bir boyutu olduğunu düşünmüyorum. TÜSİAD nihayetinde bir çıkar grubudur. Üyelerinin maddî çıkarlarının korunmasını ve geliştirilmesini hedefler. Dolayısıyla, mensupları hangi dünya görüşünü benimsemiş olurlarsa olsunlar TÜSİAD, ideolojik tercihleri maddî çıkarların önüne geçirmez.
Sanki Hükümet TÜSİAD’a para pompalıyormuş gibi konuşuyorsun. TÜSİAD’ın maddî çıkarları öncelemesi, onun Hükümet’le arasının bozulmayacağı anlamına mı geliyor?
Elbette doğrudan böyle bir korelasyon kurulamaz. Ancak, çok kaba bir biçimde Hükümet’in TÜSİAD’a para pompaladığını söyleyebiliriz. Hatırlarsanız daha önceki toplantılarımızda bu konuyu çok konuştuk. AK Parti iktidarının getirdiği güven ve istikrar ortamına ilaveten uyguladığı ekonomi politikaları en fazla Türkiye’deki ilk 500 firmaya yaradı. Bu firmalar kârlarını ve değerlerini ikiye, üçe katlarken, bu politikalardan en az nasibini alan, hatta olumsuz yönde etkilenen küçük işletmeler ve çiftçiler oldu. Dolayısıyla TÜSİAD’ın Hükümet ile bir derdinin olması için ciddi bir gerekçe yok.
Peki TÜSİAD’ın çıkışını nasıl açıklıyorsun?
Bence TÜSİAD burada kontrollü bir gerilim politikası uyguluyor. Yani Hükümet ile köprüleri atmak gibi bir niyeti yok. Sadece Hükümet’e gözdağı veriyor, aba altından sopa gösteriyor. Bakın arkadaşlar, Türkiye’de büyük sermaye her zaman hükümetlerle alışveriş içerisindedir. Bunun için hükümetle arasını sürekli bozuk tutmak istemez. Bazen hükümetin verdiği ile tatmin olmaz, daha fazlasını ister. Ya da, hükümet büyük sermayeye aktaracağı kaynağı başka bir kesime aktarmak istiyor olabilir. İşte bu tür durumlarda büyük sermaye ile hükümet arasında gerilim başlar. TÜSİAD da gerilimi daha ziyade ideolojik temelli hassas konular üzerinden yürütür. Çünkü Türkiye’de en çabuk alev alan konulardır bunlar. Ve de çok etkilidir.
Peki TÜSİAD Hükümet’i düşürmek istiyor olamaz mı?
Ben şu an için bunun makul bir gerekçesinin olmadığını düşünüyorum. Mevcut alternatifler arasında TÜSİAD’ın çıkarları açısından bu hükümetten daha iyi bir hükümet olabileceğini zannetmiyorum. Nitekim, tartışmaların başlamasının hemen ardından TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı yaptığı açıklamada kesinlikle erken seçimden yana olmadıklarını ifade etti. Dolayısıyla, Hükümet’i düşürmek gibi bir niyetleri yok, olamaz da. Kimse altın yumurtlayan tavuğu kesmek istemez. Ancak TÜSİAD Hükümet’ten alabileceğinin azamisini almak için kontrollü bir gerilim ortamı oluşturuyor.
Başbakan’ın tepkisini nasıl değerlendiriyorsun?
Bence Başbakan’ın tepkisi, biraz orantısız bir tepkiydi. Ancak bunun da anlaşılabileceği kanaatindeyim ben. Bir süredir Türkiye’yi aslında üç derin gündem maddesi meşgul ediyor: Cumhurbaşkanlığı seçimleri, AB ile ilişkiler ve İran-Irak-Suriye eksenindeki gelişmeler. Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle genelde Hükümet ve özelde de Erdoğan içeride köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. AB ile ilişkilerde Hükümet sürekli olarak Avrupa’daki Türkiye karşıtları ve Türkiye’yi reforma zorlayan Türkiye taraftarları ile Türkiye’deki ulusalcı ve statükocu güçler arasında kalıyor. İran-Irak-Suriye ekseninde ise Hükümet pek çok farklı platformda Amerika ile baş etmeye uğraşıyor. İşte Başbakan’ın tepkisini bu çerçevede değerlendirmek gerek. Üç cephede birden mücadele ettiğinin ve çok zor bir süreçten geçildiğinin farkında Başbakan. Böyle nazik bir dönemde, böyle eleştirilerin Hükümet’in icraatlarından en fazla memnun olması gereken bir kesimden gelmesi Başbakan’ı çileden çıkarmış olabilir.
Tam bir “Sen de mi Brütüs?” tepkisi yani.
Doğrusu insan bunları gördükçe çok üzülüyor; ama hatırlarsanız biz buradan bas bas bağırdık geçtiğimiz aylarda. Dedik ki, “Hükümet’in ekonomi icraatları AK Parti’ye hiç oy vermemiş, bundan sonra da hiçbir zaman vermeyecek bir kesimi abad ederken, AK Parti’nin kendi tabanını mağdur etmektedir. Hâlbuki yarın zor günler gelip çattığında gemiyi ilk terk edecek olan TÜSİAD’dır. Siz ne yapın edin kendi tabanınızın durumunu düzeltmeye bakın.”
Senin sakalın da var, ama nedense dinlemediler işte.
Orhan Pamuk davasını da bu çerçevede değerlendirebiliriz belki. Dikkat ederseniz Türkiye’de bu davaya ilişkin iki karşıt taraf görünüyor. Bir tarafta hiçbir aydının görüş ve düşüncelerinden ötürü yargılanmaması gerektiğini düşünen ve Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen liberal, özgürlükçü bir kesim dururken; diğer tarafta devletin menfaatlerini her türlü hak ve özgürlüklerin üzerinde görmeye meyyal, vatansever olduğunu iddia eden ulusalcı gruplar yer alıyor. Bir de bunlara Orhan Pamuk’u ve Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen Lagendjik ve Olli Rehn gibi Avrupalıları ilave etmek gerek. Tüm bu tarafları birlikte düşünürsek, bütün aktörlerin Pamuk davasında arzu ettikleri amacın tersi bir amaca hizmet ettiklerini söyleyebiliriz.
Tam olarak ne demek istediğini anlayamadım.
İzah edeyim öyleyse. Orhan Pamuk bir aydın olarak “Bir milyon Ermeni ve otuz bin Kürdü kestik” derken Türkiye’deki bazı tabuları yıkmaya çalıştı. Ya da en azından böyle yaptığını iddia ediyor. Ancak bu çıkışının zamanlaması ve üslubu öyle yanlıştı ki, attığı adımlarla amacının tam tersi bir durum ortaya çıktı. Yani halk Pamuk’un yıkmaya çalıştığı tabulara daha fazla sarılmaya başladı.
Doğrusu ben senin kadar iyi niyetli olamayacağım Pamuk hakkında. Bir kere tavırlarında bir iç tutarsızlık söz konusu. Geçenlerde bir televizyon programında rastlamıştım. Kendisine bu sayıları neye göre verdiği sorulduğunda, bunların kesin rakamlar değil de, çokluktan kinaye rakamlar olduğunu söylüyordu. Çokluktan kinayenin ölçüsü nedir peki? Yani “bir milyon” değil de “on milyon” da diyebilir miydi? Bence bu bir aydına hiç yakışmayan bir ucuzluk.
Sonra işin bir de zamanlaması var. Ermeni meselesi de, Kürt meselesi de yeni şeyler değil Türkiye için. Neden Pamuk bu riskli alanlarda şimdi konuşmayı tercih ediyor? Beş yıl önce bilmiyor muydu kaç kişiyi “kestiğimizi”?
Seninki de iş yani! Kendisinin de aday olduğu Nobel ödülleri sahiplerini bulmadan önce yapıyor böyle bir çıkışı. Bundan daha iyi bir zamanlama olur mu?
Bu husus bence önemli. Türkiye’de bazı aydınlar kendi toplumunu aşağılamak suretiyle uluslararası bir rant elde etmeye çalışıyor. Bu sadece Türkiye’ye mahsus bir durum da değil elbette. Batı dışındaki toplumlara mensup bazı aydınlar, mazoşist bir eğilimle, kendi toplumlarını da aşağılayarak uluslararası platformlarda itibar göreceklerini düşünüyorlar. Doğrusu görüyorlar da. Nitekim Independent Orhan Pamuk’u kahraman ilan etti bile. Batı dışı toplumların aydınlarının makûs talihi bu maalesef. Kahraman olmak için kendi toplumlarına ihanet etmeleri gerekiyor.
Kaldığım yerden devam edeyim isterseniz. Zaten konu da tekrar oraya geldi. Ne diyordum? Pamuk davasında bütün aktörler amaçladıklarının zıddı bir neticeye vardılar. Orhan Pamuk Türkiye’deki tabuları yıkayım derken bunları daha da derinleştirdi. Türkiye’nin menfaatlerini önceleyen ulusalcı kesimler ise Pamuk davasındaki agresif tutumları ile Türkiye’yi çok zor bir durumda bıraktılar. Halbuki bu dava sansasyonel bir hale gelmeden görülebilseydi, Türkiye için çok hayırlı olabilirdi. Diğer taraftan Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen Avrupalılar yaptıkları provokatif açıklamalarla Türkiye’deki AB karşıtı kesimlerin ekmeğine yağ sürdüler. Yani demek istediğim, tarafların amaçları ne olursa olsun Orhan Pamuk davası Avrupa’daki Türkiye karşıtları ile Türkiye’deki Avrupa karşıtlarının işine yaradı en çok.
Tabii, bu bahsi geçen Avrupalıların Türkiye’nin AB üyeliğini samimi olarak desteklediğini varsayıyorsun. Belki de bu adamların amacı resmî yollardan Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyemeyeceklerini anlayınca, gayri resmî yollardan bu işi yokuşa sürmek olabilir.
Haklı olabilirsin. Ama kanaatimce bu adamların yaptıkları çıkışlar tamamen kişisel.
Bir şeye daha dikkat çekmekte fayda var. Türkiye’nin AB ile müzakerelerine olmuş bitmiş bir süreç olarak bakılmamalı. Maalesef Türkiye’de müzakereler Türkiye’nin AB’ye üye olması ya da olmaması karşıtlığına indirgeniyor. Halbuki müzakerelerin bizzat kendisi Türk dış politikası için bir anlam ifade ediyor. Yani sonunda Türkiye AB’ye üye olmasa bile müzakereler Türkiye’nin geleceği açısından büyük önem taşıyor. Bu sürecin de sorumluluğu sadece Hükümet’e yüklenmemeli. Hükümet bazı kritik dönemeçlerde inisiyatif almış olabilir. Ancak şimdi bu bir kolektif sorumluluk meselesine dönmüştür. Avrupa Birliği ile müzakereler bağlamında atılan her adım bir bütün olarak Türkiye’nin geleceğini ilgilendirir. Bu hususta da hükümetin yanı sıra, yargı, yasama, aydınlar, ordu, işadamları ortak sorumluluk sahibidir. Her bir kesimin tavrı bu yolda kümülatif bir değer taşımaktadır.
Peki, Sezer’in seçim barajının düşürülmesi için söylediklerine ne dersiniz?
Sezer seçim barajının düşürülmesiyle temsil oranının yükseleceğini, dolayısıyla da demokratik katılımın artacağını iddia ediyor. Bu söyledikleri doğru olabilir. Ama Sezer demokratik katılımın gerçekleşmesinde samimiyse eğer, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini ve sorumluluk sahibi olmasını da savunmalı.
Geçenlerde bir televizyon programında rastladım. Yapılan araştırmalara göre seçim barajı %7’ye inse bile AK Parti hali hazırdaki oy potansiyeli ile tek başına yeniden iktidar olabilecek durumda. Meclis’e girecek diğer partiler daha ziyade CHP’den çalacaklar, AK Parti’den değil.
Ben AK Parti yöneticilerinden olsam bu tür araştırmalara biraz temkinli yaklaşırdım. Yani burada AK Parti’yi tuzağa düşürme gayreti olabilir. AK Parti, nasıl olsa yine tek başına iktidarız, diye seçim barajını düşürmeyi kabul edebilir.
Sen ve senin şu komploların… Bence şu ihtimali de göz önünde tutmakta fayda var. AK Parti iktidarı uzunca bir aradan sonra Türkiye’ye siyasî ve ekonomik istikrarı getirmeyi başardı. En son 2000 ve 2001 krizlerini yaşayan seçmen de bunun farkında. Yani seçmen ekonomik ve siyasî istikrarı pek çok şeye tercih edebilir. Dolayısıyla da AK Parti’nin önümüzdeki seçimlerde yeniden tek başına iktidar olmasını beklemek çok da anlamsız değil aslında.
Kalan vaktimizde de biraz dış politikadan ve dünyadaki diğer gelişmelerden konuşalım isterseniz. Son zamanlarda Amerikan siyaseti iyice kızıştı. Beyaz Saray’ın bulaştığı skandallar, Irak’ta ortaya çıkan kaotik durum ve CIA uçaklarının gizli seferleri Bush’u iyice köşeye sıkıştırdı.
Hatta haftalık Newsweek dergisi Bush’u “yılın yalancısı” seçti.
Ayrıca Venezüella’nın ardından Bolivya’da da Amerikan karşıtı söylem başarılı oldu ve Amerika’yı sert bir şekilde eleştiren Evo Morales sürpriz bir şekilde başkanlık seçimlerini kazandı. Peki sizce tüm bunlar ne anlama geliyor?
Tüm bunların ne anlama geldiğini toplantılarımızı takip edenler gayet iyi biliyorlar. Ama ben burada tüm bunların Amerika’nın dış politikasını nasıl etkilediği hususuna değinmek istiyorum. Biliyorsunuz, birinci Bush hükümeti ile ikinci Bush hükümeti arasında büyük bir fark var. Birinci Bush hükümetinde Neo-con olarak bilinen çevrelerin etkinliği çok fazlaydı. Hatta dış politika yapımında en etkin grubun onlar olduğunu bile söyleyebiliriz. İkinci Bush hükümetinde ise bu ekip tasfiye edildi. Kimi, Wolfowitz’in örneğinde olduğu gibi terfî ettirilerek tasfiye edildi, kimi de doğrudan devre dışı bırakıldı. Neo-con’ların tasfiyesinde hiç şüphesiz Irak’ta yaşanan bozgunun önemli bir etkisi oldu. Bütün dünyada Amerikan imajı derin bir şekilde yara aldı. Tüm bunları telafi için Amerikan dış politikasında bir yumuşama yaşandı, yaşanıyor. Her ne kadar daha dünyaya itiraf edemediyse de, Amerika kendi içinde ‘tek-taraflı’ dış politika yapımının büyük bir yanlış olduğunu kabul etti. Artık her hareketinde diğer güçlerin desteğini daha fazla arar oldu. CIA başkanının Türkiye’yi ziyareti de belki bu bağlamda değerlendirilebilir.
Peki CIA başkanının Türkiye ziyaretinin bu kadar alenen, göstere göstere yapılması ne anlama geliyor?
Söylediğim gibi, Amerika bu ziyareti açık açık yapmakla diğer ülkelere karşı Türkiye ile birlikte hareket ettiğini göstermek istiyor olabilir. Özellikle CIA uçaklarının yol açtığı imaj tahribatını bu tür karşı hamlelerle telafi etmek istemesi normal. Yani bir anlamda Amerika ‘kamuoyu diplomasisi’ yapıyor. Bunun ötesinde elbette ki PKK veya diğer hassas meseleler de konuşulmuştur. Ama kanaatimce bu, özü itibariyle bir imaj tazeleme gezisiydi.
Bu ay bir de İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın sözleri çok tartışıldı. Ahmedinejad farklı vesilelerle birkaç kere İsrail’in bölgeden tamamen kaldırılması, Avrupa’ya taşınması gerektiğini söyledi. Nükleer enerji nedeniyle köşeye sıkışmış gibi görünen bir ülkenin liderinin bu tür sözlerle şimşekleri üzerine çekmesi sizce makul bir şey mi? İran’ın Amerika ile ilişkileri malum. Bu tür çıkışlardan sonra Avrupa da İran ile ilişkilerini yeniden değerlendiriyordur herhalde. Pek çok Avrupa ülkesi İran büyük elçisini çağırarak nota verdi. Ne diyorsunuz bu konuda?
Bence İran elinin son derece kuvvetlendiğini gördü. Nükleer enerji görüşmelerinde de daha geriye gidemeyeceğini anladı ve rest çekti. Bugün Irak’ta Şii ağırlıklı bir siyaset yürütülüyor. İran ile Irak Şiileri arasında ise çok güçlü ve derin bir ilişki var. Irak’ta demokrasi oturdukça Şiilerin etkisi daha da artacaktır. Bu açıdan şu ana dek Irak Şiileri ile Amerika arasında zımnî bir çıkar birliği vardı. Mesela Şiiler (Sadr’ın bir dönemlik başkaldırısını saymazsak) Irak’ın istikrarını bozacak bir eyleme girişmediler hiç. Buna rağmen, Ayetullah Sistani Türk elçisiyle görüştü ama hiçbir Amerikalı ve İngiliz yetkiliyle görüşmedi. Ayrıca Şii teolojisinde imam ile halk arasındaki ilişkiyi biliyorsunuz. İmam’ın kararları halk üzerinde mutlak anlamda bağlayıcıdır. Yani imam bir cihat fetvası verirse, eli kılıç tutan herkes bu davete icabet etmek zorundadır. İşte Ayetullah Sistani’nin elinde böyle bir güç var.
Bunun Ahmedinejad’ın İsrail konusundaki çıkışlarıyla ne ilgisi var?
İran Şiileri ile Irak Şiileri arasında bir fark yok. Dolayısıyla İran, Irak’a bir ortak gözüyle bakıyor; Amerika’nın ve müttefiklerinin Irak’ta köşeye sıkıştıklarının farkında. Amerika’nın müttefiki olan İsrail aleyhine yaptığı çıkışlarla Amerika’ya meydan okuyor. Böylelikle nükleer enerji ve silah konusunda daha rahat hareket edeceğini düşünüyor. Bunu yaparken de İslam dünyasının desteğini umuyor.
Doğrusu ben biraz daha farklı düşünüyorum. Ahmedinejad’ın İsrail aleyhine çıkışlarının muhatabı bence ne Avrupa, ne de Amerika. Burada Ahmedinejad İslam ülkelerine yönelik bir plan çerçevesinde söylüyor söylediklerini.
Sence Ahmedinejad’ın çıkışları kişiliği ile mi alakalı, yoksa bu bir devlet politikası mı?
Kişilik de önemli. Ama bence bu bir devlet politikası. İran bu tür önemli meselelerde kişisel ve fevrî çıkışlara izin vermeyecek kadar köklü ve derin bir devlet geleneğine sahip. Tekrar Ahmedinejad’ın sözlerine dönersek, Humeyni’nin ilk dönemi hariç, İran, İslam dünyasının geri kalan kısmına fazla nüfuz edemedi. İran’daki devrimin İslamî rengine rağmen İslam dünyasındaki Şii ve Sünni ayrışması hep devam edegeldi. Rafsancani döneminde bu ayrışma daha da keskinleşti. Yani Rafsancani İran’ın evrensel söylemini tamamen geri plana itti ve İslamî bir renkle boyanmış daha pragmatik bir vizyon benimsedi. Şimdi ise Ahmedinejad her iki tavrı birlikte götürebileceğini düşünüyor. Yani hem evrensel bir söylem geliştiriyor, hem de pragmatik Acem politikasını sürdürmek istiyor.
Bu sefer de ben biraz daha açmanı rica edeceğim.
Amerika Afganistan’ı ve Irak’ı işgal ettiğinde iki taraftan İran’ı çevrelediğini düşündü. Ama tam tersi oldu. İran Afganistan’daki ve Irak’taki nüfuzunu kullanarak Amerika’yı sıkıştırır hale geldi. Ama bundan daha önemlisi, Afganistan’ın batı yakasından, mesela Herat’tan alın, İran, Irak’ın güneyi, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan’ın doğusundan Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne bir Şii ton ortaya çıkmaya başladı. Bu oluşum İran’daki Şii damarı, yani Acem politikasını tahrik etti. Ancak böyle bir Şii yapılanmaya dayalı bir söylem kullanmak Sünnileri son derece rahatsız edecekti. Bu rahatsızlığın önüne geçebilmek için İran, Humeyni’nin ilk dönemlerindeki gibi, devrimci bir söylemi de tedavüle soktu. Bildiğiniz gibi Filistin’deki İsrail işgali İslam dünyası için sembolik bir öneme sahiptir. İsrail kartına oynayarak İran, İslam dünyasının en hassas meselesinin bayraktarlığına soyunmuş gibi göründü. Başka bir deyişle, İran bölgede artan Şii etkisini İslam dünyası için evrensel sayılabilecek devrimci bir söylemle kamufle etmeye çalışıyor. Yoksa bunun başka bir rasyonel izahının olduğunu zannetmiyorum.
Peki Amerika işin en başında bugünleri görememiş miydi? Yani bir gün Afganistan’dan ve Irak’tan geri çekildiğinde bu coğrafyanın tamamen İran’ın nüfuzu altına gireceğini göremedi mi?
Ben orada Amerika’nın bir hesap hatası yaptığı kanaatindeyim. Tabii bunun yanı sıra, Neo-conların bir kısmının en başından beri amacı Irak’ı parçalamak ve kaosa sürüklemekti. Ama bunu açıkça dile getiremiyorlardı. Irak’a müdahaleyi son derece rasyonel gerekçelerle savundular.
Irak’ın parçalanması ve kaosa sürüklenmesini neden istediler?
Irak hem doğal kaynaklar, hem de insan kaynağı açısından zengin bir ülke idi. Bunun dışındaki diğer Müslüman ülkelerde insan kaynağı ve doğal kaynağın birlikte bulunması bu ülkelerin kuruluşu esnasında engellendi.
İnsan kaynağı derken neyi kastediyorsun?
Hem nüfus, hem de yetişmiş insan sayısını kastediyorum. Ben Musul ve Kerkük’ün Türkiye’ye bırakılmamasını da buna bağlıyorum. Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkeleri mesela, doğal kaynak açısından zengin, ama insan kaynağı açısından çok fakirler. Mısır ise insan kaynağı açısından zengin olmakla birlikte doğal kaynaktan yoksun. Belki bir tek Cezayir ve Sudan, Irak’la mukayese edilebilirdi. Cezayir de, hatırlayacağınız gibi, iç savaşla tüketildi. Yoksa Cezayir bu iç savaştan önce nükleer silah yapabilecek kapasiteye sahipti. Sudan’ın başı da bildiğiniz gibi hiç dertten kurtulmuyor. Belki bir de İran düşünülebilir. Ancak İran’ın Arap ve Sünni olmaması onun doğal nüfuz alanını ve gücünü sınırlandırıyor. İşte bu nedenle Irak öncelikle işgal edilmeli ve parçalanmalıydı. Yoksa güçlü bir Irak tüm Sünni Arap dünyasını mobilize etme yeteneğine sahipti.
Ahmedinejad’ın iktidara gelişi de ilginçti. Son ana kadar Rafsancani’nin seçileceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak son anda öyle bir hava oluşturuldu ki, Ahmedinejad sürpriz bir biçimde cumhurbaşkanı oldu.
Rafsancani ile Ahmedinejad arasındaki fark nedir?
Rafsancani devrimden bu yana iktidarla ya da iktidara yakın çevrelerle özdeşleşmiş bir isim. Ne var ki, Rafsancani’nin seçimlerden önce benimsediği söylem liberal bir söylemdi. Amerika ile ilişkilerin geliştirilmesinden yana olduğunu her vesileyle dile getirdi. Aslında “kurt bir politikacı” olmasına rağmen Rafsancani ülkesinin ve ondan da önemlisi uluslararası arenanın nabzını iyi tutamadı. Hatemi’nin başlattığı süreci daha da ileri götürme sözü vererek iktidara geleceğini zannetti. Aslında herkesin beklentisi buydu. Diğer taraftan Ahmedinejad muhafazakâr bir isimdi. Tabir yerindeyse ‘eyvallah’ı olmayan bir adamdı. Tahran belediye başkanlığı döneminde göz doldurmuştu. Son derece mütevazı bir yaşantısı vardı. En azından halk nezdinde böyle algılanıyordu. En önemlisi de Ahmedinejad’ın muhafazakâr söylemi tüm dünyada yükselen anti-Amerikanizm ile paralellik arz ediyordu.
Dünyada bir paylaşım savaşı varsa arkadaşlar, her ülkenin iktidarı muhafazakârlaşmaya yönelir. Eğer en büyük güç muhafazakârlaşırsa, diğer ülkeler de kendi muhafazakârlarını iktidara getirir. İşte Amerika’da Bush ve ekibi, Rusya’da Putin, Türkiye’de Erdoğan, İran’da Ahmedinejad, Almanya’da Merkel vs.
Bu ay da burada bitirmek zorundayız. Önümüzdeki ay devam ederiz inşallah.

Paylaş Tavsiye Et