Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (September 2006) > Yüzleşiyorum > Avrupa bizi Hıristiyanlaştırır mı?
Yüzleşiyorum
Avrupa bizi Hıristiyanlaştırır mı?
Mustafa Özel
DAHA önce de yazdım: Avrupa ile siyasî bütünleşme arayışımız hastalıklı bir psikolojiyi yansıtıyor. Bundan 45 yıl önce, o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) ilk resmî başvuru yapıldığında, başvurudan milletin haberi yoktu, milletin meclisinin (TBMM) haberi yoktu, bakanlar kurulunun bile haberi yoktu. Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Menderes ve Dışişleri Bakanı Zorlu (muhtemelen bir de genel kurmay başkanı) kendi aralarında “işi bağlamış”lardı. Şimdi, eski Avrupacı kanat ayak sürerken, millet büyük bir coşkuyla Avrupa’ya doğru ilerliyor. Türkçesi: Eskiden devlet, milletten kaçarak Avrupa’ya sığınıyordu. Bugünse millet, devletten kaçarak Avrupa’ya sığınıyor.
Günümüzün en önemli makro-sosyologlarından biri olan Michael Mann ile yaptığımız söyleşide de geçtiği üzere, Avrupa’nın seçkinleri Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne dahil etmeye karar vermiş gibidirler. Avrupa halklarının büyük çoğunluğunun bu görüşte olmadığı kesin. Profesör Mann şunu ima ediyor: Seçkinler, işlerini bilirler. On yıllık bir zaman süresi içinde, halkı yumuşatır, Türkleri ister hale getirirler! Önemli olan, müstakbel Avrupa devletinin çıkarlarıdır; Avrupa halklarının kaprisleri değil.
Toplum bilimcimiz belki haklı çıkacak ve tahminimin aksine belki de Türkiye 10-15 yıl sonra AB üyesi olacaktır. Ne var ki, seçkinler arası mutabakatın halkları içine alması için, bu halk mensuplarının hem ayrı ayrı (birey düzeyinde), hem de kolektif varlıklar halinde (topluluk düzeyinde) ‘gerçek’ Avrupalı birey ve topluluklarla eşit muameleye tâbi tutulması gerekecektir. Avrupalıların hem geçmiş sömürge dönemlerinde, hem de bugünkü devlet yapıları içinde yabancılar ve azınlıklar karşısındaki tutumları, bu eşitliğin hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. Ulusal Avrupa’nın bireyi nasıl belirli bir sınıfa mensup ise, Küresel Avrupa’nın bireyi de belirli bir medeniyete mensup olacaktır.
 
Liberalizmin Soyut Bireyi
Modern dünyanın ideolojilerini tartışırken sık sık gözden kaçırdığımız husus bunların tarihîliğidir. Muhafazakâr olmak, bir insan topluluğuna ait “iyi” değer ve hasletlerin muhafaza edilmesi demekse, bu anlamda her aklı başında insan muhafazakârdır. Sosyalist (toplumcu) olmak, güçlü bireylerin ihtiraslarına karşı toplumun büyük çoğunluğunu koruma altına almaksa, her vicdan sahibi insan toplumcudur. Liberal olmak, haksız siyasî otoriteye karşı zayıf bireyi korumak demekse, yine her izan sahibi insan liberaldir. Ne var ki, muhafazakârlık (conservatism), liberalizm ve sosyalizm Avrupa aydınlarının 19. yüzyılda imal ettikleri özel siyasî programlardır. Her birinin öznesini tarihî bağlamı içinde tanımadıkça, programın değeri hususunda fikir yürütemeyiz.
Siyaset bilimci John Dunn’a göre, liberalizmin başlangıcı ilerlemecilik, sonu tutuculuktur. Çünkü ‘özne’si soyut anlamda herhangi bir birey değil, toplum içindeki belirli bir öbeğe mensup bireydir. 18. veya 19. yüzyılda, hatta 20. yüzyıl başlarında bile liberaller hâlâ tarihin ilerlemeci dinamiğine güvenebiliyorlardı; çünkü tarih (en azından batı Avrupa’dan göründüğü haliyle) özü itibariyle aklın tezahürüydü. Hurafeden rasyonel kavrayışa, tâbi olmaktan bireysel özerkliğe geçişti. 20. yüzyıldaki iki korkunç savaştan sonra, bugün böyle bir kültürel dönüşüm vizyonu, kültürel inançlarını sürdürebilenler için bile, terkedilmiş gözüküyor. Hegel, 19. yüzyıl başlarında, insanların tasarıları marifetiyle işlemekte olan tarihteki içkin ilerlemeyi görüyor ve buna takdirkâr bir tarzda ‘Aklın Marifeti’ diyordu. 20. yüzyıldaysa Avrupalılar ‘Akletmemenin Marifeti’nden daha çok etkilendiler. Tarihi, Aklın buyurduğu yolda gidiyor görmek artık çok zordur.
Dunn’a göre liberalizmin temel veçheleri şunlardır: Siyasî akılcılık, otokrasi düşmanlığı, muhafazakârlığa ve geleneğe duyulan kültürel hoşnutsuzluk, hoşgörü. Liberal düşünürler toplum, devlet ve ekonomiyi bireylerin eylemlerinin toplamı olarak anlamaya çalışırlar.
Bireye bağlılığın boyutları çok çeşitlidir; biyolojik, sosyolojik, ahlâkî ve kültürel yargılar arasında gidip gelmektedir. Birey olmak farklı olmaktır. Bireyin tersi olmak, tanımsız olmaktır. Mesela ilkokul çocukları çoğu zaman kolay tanımlanmamaya can atarlar, göze çarpmak istemezler. Ama aydın yetişkinler arasında, birey olmak münasip ve mutlu şekilde göze çarpmaktır; eksantrik olmaktan daha az müphem bir yargı. Sözün kısası, birey olmak, kıskanılır bir konumda olma yolunda mesafe kat etmektir. Birey olmayı tanımsız olmaya tercih etmeyecek hangi aydın var?
Dunn, tahlilini şöyle bağlıyor: Aydın orta sınıfın bireysellik saygısı sadece onu aydın olmayan sınıflardan ayıran, Romantisizmden kalma bir kültürel mirasa ve bohem hayatındaki cazibenin artmasına işaret eden bir saygı değildir. Bu saygı onu esas olarak çalışan sınıflardan ayırmaktadır. Birey, çalışan sınıflara değil, mülk sahibi sınıfa mensup olandır.
Ya vatandaş? Vatandaşlık bilek gücüyle kazanılmış bir hak mıdır, yoksa daha ileri hakları engellemek için yukarıdan bağışlanan bir statü mü? Michael Mann’a göre, iki yönlü bir stratejidir vatandaşlık: Hem sınıf mücadelesini zararsız hâle getirme arayışı, hem de kapitalizmin doğurduğu sınıfsal eşitsizliklerle sürekli savaş. Sivil vatandaşlık 18. yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıktı: Kişinin hürriyeti, konuşma, düşünme ve inanma özgürlüğü, mülk sahibi olma ve geçerli sözleşmeler yapabilme hakkı. Siyasî vatandaşlık 19. yüzyılda ortaya çıktı: Siyasî otoriteye sahip organın bir üyesi veya böyle bir organın üyelerinin seçicisi sıfatıyla, siyasî gücün uygulanmasına katılma hakkı. Üçüncü aşama olan sosyal vatandaşlık ise 20. yüzyıl boyunca gelişti: Refah Devleti ve sosyal demokrasi.
Vatandaşlık, aşağıdan gelen dalganın etkisini kırmak üzere tasarlanmış bir egemen zümre stratejisidir. Stratejinin özü, topluca haklarından gelinmesi zor grup (cemaat, lonca, köy...) yapılarının çözülüp, tek tek yutulabilir siyasî bireylere bölünmesidir. Birey, ancak küçük bir topluluğun oluşturucu unsuru olabilir; büyük toplumun etkin özneleri gruplardır. Sadece egemen grupların etkili olabildiği bir dünyada gerçek demokrasiden söz etmek mümkün değildir.
 
Avrupalı Kimliği ve Mülkiyet
Talal Asad (Esed), Müslümanlar Avrupa’da hem var, hem yoklar diyor. Avrupa kimliği fikri, temel bir dışlamaya dayanıyor ve dışlananlardan büyük endişe duyuluyor. Bosnalılar bile Avrupa’da oldukları halde, Avrupalı değiller (in Europe but not of Europe). Avrupa bir kıta değil, bir medeniyet olarak tanımlanıyor. Bu medeniyetin anahtar tarihî unsurları Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlık, Aydınlanma ve sanayileşmedir. Bu tarihî uğraklar Müslümanların tecrübesine etki etmediklerinden, onlar “yurdu Avrupa olanlar” değildir. Ruslar, marjinal Avrupalılardır; Yahudiler 2. Dünya Savaşı’na kadar öyleydiler. İspanya, coğrafî bakımdan Avrupa’nın parçası olduğu ve orta çağlarda orada Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler arasında çok yakın ilişkiler kurulduğu halde, Endülüs marjinal bile değildir. İslam, olsa olsa, bir “taşıyıcı medeniyet”tir.
Avrupalı kimliğinin oluşumunda mülkiyetçi yaklaşım anahtar yer tutuyor. Hukuk, bir mülkiyet kalesidir orada. Asad’a göre Avrupa tarihi, mülkiyet alanındaki gelişme ve birikimlerin hikâyesi biçiminde anlatılabilir; sanayi devrimi bu süreçte ana uğraklardan biridir sadece. “Avrupa medeniyeti,” mülklerin toplamıdır: Avrupa kimliğini tanımlayan bütün maddî ve manevî (moral) eylemlerin.
Avrupa elitinin Türkiye’ye karşı yeni tutumu gösteriyor ki, mülkiyetçi Avrupa’nın stratejik çıkarları bu minnacık kıtaya hapsedilemez. Hiçbir zaman hapsedilemediği gibi. Avrupa “kendini, genişleme sayesinde var etmiştir”. Genişleyebilmesi için, ya medeniyet kimliğini esnetmesi veya karşısına çıkan toplulukları asimile etmesi gerekiyor. Ya kimi Hıristiyan, kimi Müslüman, kimi de kendini başka türlü tanımlayan çok sayıda ‘azınlık’ birlikte var olacak; veya bütün azınlıklar hakim bir çoğunluğun kültür kodlarını benimseyeceklerdir. Bu ‘çoğunluk’ ille de sayı veya oranca çoğunluk olmayabilir. Tıpkı liberal birey gibi, makbul Avrupalı, egemen grubun tanımladığı medenî çoğunluğa mensup olandır. Egemen grubun kutup yıldızı ise mülkiyetçiliktir.
 
Misyon ve Taiping İsyanı
Misyon filmini hatırlayan var mı? Hani, 18. yüzyıl ortalarında Brezilya’da yerlileri Hıristiyanlaştırmaya çalışan bir Katolik mezhep mensupları (Cizvitler) din ile siyaset (çıkar) arasında amansız bir gerilim yaşamışlardı. Peder Gabriel rolündeki Jeremy Irons, torunları filmde bizzat rol alan Guarani yerlilerinin bir kısmını Hıristiyanlığa kazandırmış; bu arada aşk ve kıskançlık yüzünden öz kardeşini öldüren köle tüccarı Rodrico Mendoza (Robert de Niro) vicdan azabından kendini Cizvit misyonuna adamıştı. Peder Gabriel (Cebrail)’ in misyonu, yerlilere Hıristiyan Avrupalılara eşit olduklarını tebliğ ediyordu. Ne var ki, ulusal birimlerin ekonomik çıkarlarıyla Kilise’nin iradesi çatışınca, Kilise geri adım atacaktı.
Misyon’un yürütüldüğü bölge Portekizlilere terk edilince (veya satılınca), köle ticaretinden başka bir şey düşünmeyen Portekizliler, Hıristiyanlaşmış yerlileri ya yakalayıp köleleştirdi veya öldürdüler. Sağ kalanlardan bir kısmının bugün yaşayan torunlarının filmde rol almış olması bir yandan acıları tazeliyor; diğer yandan modern Avrupalının mülkiyetçi kimliğine ışık tutuyordu.
Liberal kanattan şöyle bir itiraz gelebilir: Modern Avrupa, Katolik zihniyetten çok, Protestan ahlâkının eseridir. Portekizliler 16. yüzyılda Afrika ve Asya’da da benzer vahşilikler yaptılar; fakat modern Avrupa’nın kurucuları onlar değil, İngiltere ve Hollanda gibi ‘yeni uluslar’ oldu. O halde, buyurun size bir 19. yüzyıl ortası İngiliz operasyonu. ‘Esrar’lı, dramatik bir operasyon.
Canton yakınlarında yaşayan Hakka azınlığına mensup bir köylü çocuğu olan Hong Hsiu-Chüan (1813-1864), birkaç kez bürokrasi sınavlarına katılarak elenmiştir. Aslında son derece başarılı, fakat bir o kadar da heyecanlıdır. Yazılı sınavı başarıyla geçmekte, mülakatta eli ayağı dolaşmaktadır. Böyle bir sınav için geldiği Canton’da bir misyoner teşkilatının mensupları eline bir tomar kâğıt tutuştururlar. Yazılanlardan pek bir şey anlamayan Hong, nedense kâğıtları atmaz ve bir yere kaldırır. Bir süre sonra ilginç bir rüya görür: Nur yüzlü bir dede, yanında çok güzel yüzlü bir delikanlı. Dede onu kucaklar, yanındaki delikanlı ile kardeş olduklarını söyler ve putlara tapmamasını tembihler. Rüyasını yorumlatmak için çalmadık kapı bırakmayan Hong, hiçbir tatminkâr cevap alamaz. Ümitsizlik içindeyken gözü kâğıt tomarına takılır ve tıpkı Aziz Augustin gibi alıp okumaya başlar. İncil’den sayfalardır bunlar ve okudukça rüyası kendince anlam kazanır. İnanır ki, rüyadaki dede Tanrı, genç ise Hz. İsa’dır. Öyleyse kendisi de İsa’nın kardeşi ve Tanrı’nın ikinci oğludur. (Bkz. Jonathan Spence: God’s Chinese Son, New York: W. W. Norton, 1996.)
Hong, kısa bir süre sonra rüyasını çevresine anlatmaya, bir anlamda tebliğe başlar. Başta ailesi olmak üzere birçok Hakka mensubu bu çağrıyı ciddiye alır. Kendilerine Tanrıya Tapanlar ismini veren Hong cemaati hızla yayılır. Protestan Hıristiyanlığı Konfüçyen gelenekle harmanlayan bu akım, bir süre sonra put kırıcılığa yönelir. Budist halkın ‘tapındığı’ sembolleri kırmaya başlarlar. Hükümet kuvvetleri fazla üzerlerine gelince de, ülkede büyük bir isyan çıkar. Mançu Hanedanı, İngiltere karşısında Afyon Savaşı’nı kaybetmiş, Çin tarihinde benzersiz bir biçimde aşağılanmış ve itibar kaybetmiştir. Bunu fırsat bilen Hong, 1851 başında Taiping (Büyük Barış) Krallığını ilan eder. Nanking şehrini ele geçirirler ve 13 yıl boyunca Çin’in büyük bir bölümüne hükmederler. İngilizlere saygıları sonsuzdur; hem Hıristiyan oldukları, hem de Şeytan’ın çocuklarını (Mançuları) aşağıladıkları için.
Ancak, Çinli Protestanların da, tıpkı Brezilya Katolikleri gibi, bir kusurları vardır. Afyona karşıdırlar. Esrar içmenin cezası ölümdür. Bu ise, Portekizlilerin köle hesabı gibi, İngilizlerin afyon hesabını alt üst etmektedir. Hindistan’da neredeyse bedavaya afyon yetiştiren İngilizler, bunun büyük bölümünü Çin’e satmakta; karşılığında ipek ve porselen alıp Avrupa’ya götürmektedirler. O kadar kazançlı bir iştir ki bu, Hıristiyan da olsa, her hangi bir grubun bu kazanç makinesine çomak sokmasına tahammülleri yoktur. Mançulara arka çıkar ve asileri son neferine kadar kırdırırlar.
 
İncil ve Toprak
Katolik ve Protestan misyonlarının yüz yıllardan beri faal olduklarını biliyoruz. Bireysel planda elbette bir dinî gayret söz konusudur. Fakat topluca ele alındığında, bu misyonlar daha dünyevî bir amaca hizmet ediyor: Kapitalist kâr arayışına. Afrikalı kabile reisinin dediği gibi: Avrupalılar ülkemize geldiklerinde, bizim elimizde topraklarımız, onların elindeyse İncil vardı. Şimdi bizim elimizde İncil, onların elindeyse topraklarımız. Cemil Meriç’in dediği gibi, misyonerin amacı bizi Hıristiyanlaştırmak değil, İslamiyet’ten koparmaktır. Müslümanlığımızı anlamsızlaştırıp direnme gücümüzü yok etmek. İnancını koruyamayan, vatanını koruyamaz!
AB üyeliği müzakere süreci, bu topraklarda bin yıla yaklaşan maceramızın en sancılı evresi olacaktır. Mülkiyetçi Avrupa elitiyle pazarlıklarda terazinin hangi kefesine neyin konduğunu bilemezsek, İncil karşılığında topraklarımızdan olabiliriz.

Paylaş Tavsiye Et