Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (August 2006) > Topluyorum > Sol ölmez, vatan bölünmez!
Topluyorum
Sol ölmez, vatan bölünmez!

 

Arkadaşlar, bu ayki topluYORUM’da önce gündemi değerlendireceğiz sonra da dosya konumuz olan solculuk üzerinde konuşacağız.
Bizim dosya konularının niteliği biraz değişti sanki. Geçen ay milliyetçilik, bu ay solculuk… Önceden ülkeler veya bölgeler üzerinde dururduk.
Ayın gündemine bağlı olarak teorik konular da işledik; dünya düzeni, yerel yönetimler, terör, küreselleşme, merkez-çevre…
Geçen ay konuyu belirlediğimizde milliyetçiliğin gündemde bu kadar yer tutacağını bilmiyorduk. Aslında biz konuyu seçtik, gündem bize uydu. Acaba önümüzdeki günlerde solculukla ilgili önemli gelişmeler mi bekliyorsunuz?
Ne zamandır sormuyordun “Ayın gündemi ile dosya konusu arasında nasıl bir bağlantı var?” diye. Sen merak etme mutlaka vardır.
Arkadaşlar; bu soruya öyle uzun uzadıya cevap aramaya gerek yok. Hangi ayda olduğumuzu hatırlarsanız bağlantıyı eminim siz de kurabilirsiniz.
1 Mayıs, 1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı… Rahmetli Cem Karaca’nın davudî sesi kulaklarımda sanki. Doğru, Mayıs ayında gündeme solculuktan daha uygun ne olabilir?
Beni yanıltan şu oldu; bir süredir 1 Mayıs’lar eskisi kadar hareketli ve olaylı olmuyor.
Yanlış hatırlamıyorsam 1996’da Kadıköy’deki 1 Mayıs mitingi sırasında arbede çıkmıştı. Gencecik insanlar, iş yerlerine, bankalara, arabalara, vitrinlere, yoldan geçen insanlara saldırmanın dışında, trafik lambalarına, hatta yollardaki çiçeklere bile hınçla saldırmışlardı.
Arkadaşlar, ezilen çiçekleri hatırlıyoruz ama o gün orada üç kişi de hayatını kaybetmişti. Bunu da kaydedelim.
Herhalde vurgulanmak istenen çiçeklerin zarar görmesi değil, siyasal içerikli bir toplumsal harekete katılanların kör bir öfke ile ve amaçsızca bir Vandalizm sergilemeleri. Sınıfsal bir mücadele, hatta Marksist anlamda bir sınıf bile söz konusu değil. Toplumdışı kesimlerin, yine Marksist kavramsallaştırmayla lümpen proletarya olarak nitelendirilebilecek bir kitlenin dışa vuran öfkesiydi yaşanan.
Gündemi sona bırakıp buradan devam edelim isterseniz. Hazır söz açılmışken önce dosya konumuzu tartışsak daha iyi olur.
Solculuğun tartışılacak neyi kaldı ki? Sosyalist blok dağılalı, Berlin’deki utanç duvarı yıkılalı, Sovyetler Birliği çökeli 15 yıl oluyor. Sol hareketler iyiden iyiye marjinalleşti. Aslında sadece sol değil genelde ideolojiler bitti.
İdeolojiler çöktü, ideolojiler çağı kapandı diyorsun yani. Bu sık sık rastladığımız bir ifade.
Bence bu genelleme ve tespit doğru değil. 1989’da yazdığı makalenin üstüne 1992’de çıkardığı kitapla Francis Fukuyama “Tarihin Sonu”nu ilan ettiğinde bu kehanet, kesin bir gerçeklik gibi algılandı. Komünizm çökmüş, liberal demokrasi, insanoğlunun ideolojik evriminin nihaî noktası ve evrenselleşmiş biçimi olarak rakipsiz kalmıştı. İşin en tuhafı, bu söylemin Marksist tarih anlayışına çok benzer bir tarihsel determinist bakış açısı taşımasıydı. Sadece Marks’ın kapitalizmden sonrasına ilişkin öngörüleri yerine Fukuyama’nınkiler geçti.
Ama Marks sürekli değişimi ve diyalektik bir ilerlemeyi öngörür. Fukuyama ise işi bitirdi. Farklılık yok mu?
Hayır. Aslında Marks da komünist düzenin ortaya çıkmasından ve özel mülkiyetin tamamen yok olmasından sonra bütün insanlığın tıpkı en başta olduğu gibi sınıfsız ve devletsiz bir yeryüzü cennetinde yaşayacağını savunmuştur. Fukuyama’nın cenneti ise liberalizm. Ona göre insanlık ideolojik evrimle tarih içinde, düşünsel anlamda mükemmele doğru ilerledi ve yolun sonuna ulaştı. Liberal demokrasiye alternatif olma iddiasındaki faşizm ve sosyalizm başarısız oldu. Bu Batı’nın temsil ettiği liberalizmin en mükemmel ideoloji olduğunun göstergesi.
Bence hâlâ bir fark var. Marks’ın kestirimi yanlış, Fukuyama’nın yargısı ise doğru çıktı. Aslında Fukuyama gerçekleşmiş bir durumu yorumladı demek daha doğru olur tabii. O geleceğe yönelik tahminde bulunmadı.
Hiç de değil. Fukuyama’nın tezi doğru olsaydı faşizan milliyetçiliklerin yükselişe geçmemesi gerekirdi. Zira bu tez rasyonel olmayan ideolojik yapılanmaların tamamen sona ermesini ve tek rasyonel ideoloji olan liberalizmin bütün dünyada hakim olmasını içeriyordu. Unutmayalım ki II. Dünya Savaşı sonrasına kadar liberalizmin asıl düşmanı milliyetçilik ve faşizmdi ve asıl irrasyonel olan onlardı. Tarihin Sonu’nun ve liberalizmin zaferinin ilan edildiği yıl başlayan Bosna savaşında 250 bin Müslümanı katleden Sırp milliyetçiliği, Kasım 1995’te İzak Rabin’i bile vuran ve sonunda Şaron gibi bir fanatiği başbakanlığa getiren Yahudi milliyetçiliği liberalizmin zaferi değil olsa olsa yenilgisidir.
Beyaz ırkçılığı da unutmayın. 1994 yılında “The Bell Curve” adlı bir kitap yayımlandı. Kitabın yazarları psikolog Richard Herrnstein ve sosyolog Charles Murray, insanları ırklara göre zeka kategorilerine ayırmış, Asyalı ve Yahudileri en üst sıraya siyahları da en dibe yerleştirmişlerdi. Üstelik bu sınıflandırma sosyolojik nedenlere değil, tamamen genetik argümanlara dayanıyordu. Örnekler çoğaltılabilir ama beyaz milliyetçiliğin böyle teorik yansımaların yanı sıra, 11 Eylül’ün ardından ABD’de ve Avrupa’da yükselen saldırgan tavırlarında gözlemlenebileceği gibi somut siyasî ve toplumsal tezahürleri de var.
Berlin duvarının yıkılması analojisi, ideolojilerin çöküşünü ifade etmek için çok kullanıldı. Ama ben de ideolojilerin çöktüğüne inanmıyorum. İsterseniz başka bir analojiyle şöyle diyelim. Berlin duvarının yıkılışı ideolojilerin çöküşü ise 11 Eylül saldırılarında İkiz Kuleler’in yıkılışı da çöküş edebiyatının çöküşüdür. Tarihin Sonu tezini doğuran ortama bakacak olursanız Batı için özgüveni artıracak, olumlu bir uluslararası konjonktür olduğunu görürsünüz. Bu sadece ideolojik rakibin tasfiye olmasından ve küreselleşmenin ivme kazanmasından kaynaklanmaz. Irak’a yönelik uluslararası operasyon da önemlidir. Hatırlanacak olursa Irak, Kuveyt’i işgal ederek uluslararası hukuku ihlal etmiş ve buna karşı uluslararası toplum harekete geçmişti. Bu, II. Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez vuku bulan bir durumdu. Aslında perspektifi biraz daha genişleterek 1993’te Somali’ye ABD’nin müdahalesini, NATO’nun 1995’te Dayton anlaşmasıyla Bosna’da BM’nin silahlı gücü olarak, 1999’daysa Kosova’ya doğrudan müdahalelerini bu çerçevede değerlendirebiliriz. Sonuçta görüntü şöyleydi; ortak normlara sahip bir küresel toplum var ve bu normlar ihlal edildiğinde düzen adına müdahale ediliyor. Tarihin Sonu, Yeni Dünya Düzeni’nin teorisiydi ve gerçekten yeni bir düzeni “müjdeliyordu”. Yeni Düzen’in nesnel kuralları ihlal edildiğinde Westphalia düzeninin bağımsızlık ve egemenlik ilkeleri bile önemini kaybediyordu. Bu düzen dışlayıcı, ayrımcı değil, asimilasyoncu ve kapsayıcı bir düzendi. Normatif olma ve evrensel bir nitelik taşıma iddiasındaydı. İşte İkiz Kuleler’in enkazı altında ilk kalan Batıdaki bu algı oldu. Mevcut düzen artık normlara, yani nesnel kurallara değil, duruma göre değişebilen politikalara dayanıyor. İçermeye değil dışlamaya, bir potada eritmeyi değil, dejenere ve deforme ederek kimliksizleştirmeyi amaçlıyor.
Ben Tarihin Sonu’nun İslam dünyası ile ilgili ilk imtihanında bile sınıfta kaldığını düşünüyorum. Az önce ifade edildiği gibi Bosna’da ve Filistin’de bu tezin gerektirdiğinin tam tersi gelişmeler yaşandı. İslam dünyasının daha bir çok yerinde de durum farklı değil. Timor, Kıbrıs ve Lübnan gibi sorunlarda BM kararları, yer yer bilek bükerek uygulatılıyor. BM kararlarının ısrarla ihlal edildiği üç bölge var; İsrail işgalindeki Filistin, Ermenistan işgalindeki Karabağ ve Hindistan işgalindeki Keşmir.
Konu çok dağıldı bence. Arkadaşlar söyledikleriniz tamam da sosyalizmin Küba ve Kuzey Kore dışında hiçbir pratiğinin kalmadığı, Sovyetler Birliği ve Çin de dahil bütün sosyalist ülkelerin liberal sisteme ve piyasa ekonomisine geçtikleri bir gerçek değil mi?
Bunlar gerçek ama gerçekliğin kendisi kadar nasıl algılandığı ve yorumlandığı da önemlidir. Batı üç şeyin sonunu ilan etti: Din, tarih ve ideolojiler. Ama bunların üçü de sona ermedi. Din bugün dünya gündeminin en yakıcı maddesidir. Tarih, bırakın sona ermeyi, 11 Eylül ile birlikte, son yarım yüzyılda olmadığı kadar hızlandı. İdeolojilere gelince; bunu ayrıntılı bir biçimde tahlil etmek gerekir. Birincisi, çöken genel olarak ideolojiler veya liberalizmin rasyonalite dışı gördüğü düşünceler değil, sadece soldur. İkincisi, solun krizi olgusal değil felsefîdir. Kapitalizm Marks’ın eleştirilerini nihaî olarak cevaplayabilmiş değil. İnsanlığın sosyal adalet arayışı da bitmedi. Sadece “akıl-bilim-ilerleme” ile yapılandırılan felsefî yapının sol yanı çöktü.
Ekonomi politik söz konusu olunca dayanamayıp söze giriyorum, kusura bakmayın. Bu değerlendirmeyi biraz daha açmakta yarar var. Marks’ın, kapitalizmi güçlü bir ekonomi politik tahlile tabi tuttuğu, ciddi eleştiriler yönelttiği çok doğru. Ama kapitalizmin başarısı, Marks’ın eleştirilerini kısmen de olsa dikkate alarak evrimleşmek oldu. Böylece gelişmeler Marks’ın öngördüğünden çok farklı bir seyir izledi. Mesela Marks’ın, kendine atfedilen ideolojiyle bir devrimin gerçekleşmesini en son bekleyeceği ve aslında en az arzulayacağı yer Rusya’ydı.
MOR: Peki Marks nerede yanıldı? Tahlili mi hatalıydı yoksa?
 
Hayır, sadece az önce bahsedilen “akıl-bilim-ilerleme” çerçevesinin etkisinde, aydınlanmanın varisi, pozitivizmin ürünü bir zihnin tabii yanılgısına düştü. Her şeyi bilebileceğini zannetti. Hayatı deterministik, yani tamamen kestirilebilir sabit bir denklemden ibaret gördü. Halbuki Herakleitos’tan Hegel tarikiyle alıntıladığı felsefesinin temel ilkesini doğru okuyabilseydi bu hataya düşmeyebilirdi.
Nedir o ilke?
Evrende değişmeyen tek şey değişimdir. Bu nedenle de “aynı ırmakta iki kez yıkanamayız; çünkü hem ırmak değişmiştir; hem de biz”. Varlığın var olabilmek için kendini her an tutacak rahmete, varlığı kendinden olanın var etmesine muhtaç olduğunu kavrayabilse bu yanılgıdan kurtulabilirdi.
O bir tarafa, fiziğin, matematiğin ve istatistiğin temel kurallarını düşünse; deterministik nitelikteki durağan yapıların tersine, dinamik yapıların ve değişimin stokastik nitelik taşıdığını dikkate alsa bile yeterdi.
Arkadaşlar, hangi dili konuşuyorsunuz Allah aşkına? Burada topluYORUM mu yapıyoruz pür akademik müzakerede miyiz? Okuyanları bırakın ben bile anlamakta zorluk çekiyorum. Meramınızı Türkçe anlatsanıza!
Kısacası, Marks aydınlanmacı bir mantıkla toplumsal değişimin değişmez yasalarını tamamen bildiğini iddia etti. Halbuki onun yorumlarını inceleyen kapitalistler de edilgen varlıklar değildi ve yaşanan etkileşim sonucunda kapitalizm radikal bir biçimde anti-tezine dönüşmek yerine bazı küçük revizyonlarla sorunlarının bir kısmını aştı.
İyi de siz yeni bir şey söylemediniz ki. Zaten Lenin’in “Kapitalizm'in Son Aşaması: Emperyalizm” kitabında söylediği tam da bu. Üretim faktörlerinin nispî fiyatlarının bastırılması, yedek emek ordusu, kapitalist üretim ilişkilerinin getirdiği dalgalanmalar ve devrevî buhranlar gibi tespitleri fark eden kapitalistler çareyi anayurtları dışındaki toprakları sömürmek ve böylece sağladıkları ilave girdilerle içerideki çelişkileri hafifletmekte buldular. Bunu iyi başaranlar “zincirin kuvvetli halkaları” oldukları için sağlam durdu. Zincir en zayıf halkasından koptu ve devrim Rusya’da gerçekleşti. Şimdi yaşanan küreselleşmeyi de aynı çerçeve içinde değerlendirmek ve bir sonraki aşama olarak yorumlamak mümkün. Böyle düşünen bilim adamları var.
Kapitalizmin kendi bünyesindeki kusurları fark edip düzeltme yoluna gitmesi suç mu? Bugün çalışanların hakları korunuyorsa, sendikalaşma teşvik ediliyorsa, çocuk emeği sömürülmüyorsa, üretimde çevreye duyarlı teknolojiler kullanılıyor, insan hakları ihlallerinin yaşandığı ülkelerin malları boykot ediliyorsa bunda yanlış olan ne?
Yanlış olan bir şey yok. Ama kapitalizmin bütün bunları sol hareketin mücadelesinin sonucunda kabul etmek zorunda kaldığı unutulmamalı.
Ben tekrar solun felsefî krizi ve “çöken aslında ideolojiler değil, pozitivizmin sol tarafıydı” tespitine dönmek istiyorum. Sol yıkılırken milliyetçiliğin tam tersine yükselişe geçtiği söylendi. Bu iki yorumu birleştirerek devam edecek olursak nereye varırız?
Solun krizi olgusal değil felsefîdir demiştim. Gerçekten de Tarihin Sonu tezini derinlemesine incelersek aslında söylenenin İktisadın Sonu olduğu sonucuna varabiliriz. Liberalizmin rakiplerini saf dışı ettiğinin en açık gözlendiği alan iktisadî alandır. Bir yanda Batı toplumunun müreffeh hali, buna karşılık sosyalist bloktaki yokluk ve sefalet. Zaten değişime dikkat ederseniz önce iktisadî alandan başladığını görürsünüz.
Bu da bir yanıyla ekonomik yapının ve ilişkilerin altyapı niteliğini, diğer üstyapıların buna bağlı değiştiğini; kısacası Marks’ın görüşünü teyit etmiyor mu?
İktisadî yapının etkileyici olduğu yeni bir görüş değil. Birçok klasik eserde toplumsal yapılarla, hatta fertlerin kişilikleriyle coğrafya ve iklim arasında bağlar kurulduğu bilinir. Coğrafyanın ve iklimin bu etkileri aslında iktisadî faaliyet üzerinden ortaya çıkar. Ama insanî faaliyetin tamamı bu şekilde belirlenir demek fazlasıyla iddialı. İnsanın önce üretim, bölüşüm ve tüketim ihtiyaçlarını karşılaması gerektiği açık bir hakikat. Ama her şeyin nihaî ve mutlak olarak iktisadî faaliyet tarafından belirlendiğini söylemek mümkün değil. En azından ispatı çok zor bir iddia olur.
Aslında belki de sorun, ekonomik yapı ve ilişkileri hayatın diğer alanlarından kesin bir biçimde ayıran, hayatı parçalayarak bölen modern anlayıştan kaynaklanıyor. İnsanı; siyasal insan, ekonomik insan, vs. diyerek bölmek doğru olmadığı gibi hayatın alanlarını da bölmek doğru değil.
LACİVERT: Buradan da isterseniz gündemi tartışmaya geçebiliriz.
 
Buradan da isterseniz gündemi tartışmaya geçebiliriz.
Nasıl yani? Ne alakası var?
Hani bölücülükten bahsettiniz de…
Ona da sıra gelecek. Demin yapılan yorum önemliydi. Tarihin sonu aslında ekonominin sonudur. Halbuki liberalizmin ekonomik düzeni, en son şekliyle küresel kapitalizm, ekonomik sorunlara cevap verebilmiş değil. Geçiş ekonomileri olarak adlandırılan eski sosyalist ülkelerin çoğunda, 1990’lı yıllardaki performans daha öncekinden kötü oldu. Gelişmekte olan ülkeler açısından da durum farklı değil. Küresel gelir dağılımı bozuk, işsizlik artıyor, yeni düzenin göz bebeği finansal piyasalarda sular bir türlü durulmuyor. Ekonominin sonu gelmediğine, ekonomi politik sorunlar çözülemediğine göre sol açısından olgusal bir çöküş yok diyoruz. Peki neden yaşanan gerçeklikte böyle bir sonuç doğdu?
Marksizm, pozitivizmin en katı ve dogmatik şekliydi. Dini tamamen dışlıyordu. Tarihi belirli bir akışa bağlıyordu. Bu determinist şema çökünce pozitivist yöntem gereği Marksizm de yanlışlanmış oldu ve çöktü.
Milliyetçilik ve liberalizm de pozitivizmin eserleri. Onların öngörüleri de doğrulanmış değil. Tam tersine küreselleşme milliyetçiliği, krizler liberalizmi yanlışlıyor. Onlar niye çökmedi?
Milliyetçilikte pozitivizm var ama bir şiirsellik ve romantizm de var. Milliyetçilik dinî duyguları kendi amaçları için kullanıyor ve pozitivist zeminindeki boşluğu bu koltuk değneği ile kapatıyor. Zaten dikkat ederseniz Sırbistan’da, İsrail’de, Batı Avrupa’da, İrlanda’da yükselen etnik milliyetçiliklerde din unsurunun ağırlık kazandığı görülüyor.
Türkiye’ye gelecek olursak, olgusal-felsefî problematiği daha öne çıkıyor diye düşünüyorum. Sosyal problemlerin bu kadar yoğun olmasına rağmen solun bu kadar krizde olduğu başka bir yer var mı acaba? Ne diyorsunuz?
Türkiye’de solun temel problemi kültürel farklılaşmayı ekonomik farklılaşmanın üstünde tutması oldu. Sol, sosyal adaleti değil pozitivizmi öne çıkarageldi. Ekonomik adaletsizlikten önce toplumsal değerlerle kavga yolunu seçti. Bütün dünyada olduğu gibi geleneksel değerler yükselince de sol için çöküş mukadder oldu.
Bu basit tespiti bu kadar sol aydın yapamadı mı? Toplumsallaşamayan siyasal hareketlerin akıbetinin ne olacağından habersiz miydiler? Sol dünyanın her yerinde manevî değerlerle kavgalı değil ki. Arap sosyalizmi ile İslam, Latin sosyalizmi ile Katolik kilisesi arasında politik ittifakın yanında düşünsel etkileşim ve geçişlilik bile var.
Türkiye’deki arızî değil yapısal bir sorun. Sadece Türkiye’ye özgü de değil. Çin ve Kamboçya gibi örneklerde Doğu Asya solunda da gözlenebilir. Marksist şemaya uygun gelişme gösteren Batılı toplumlarda kapitalistleşme zaten geleneksel yapıları tasfiye etti. Din toplumlar için acıları hafifleten bir afyon işlevi görüyordu ama kapitalizmin profanlaştırıcı etkisi dini zaten işlevsizleştirdi ve çelişkiler daha yakıcı hale geldi. Halbuki Türkiye ve Çin gibi geleneksel değerlerin güçlü olduğu toplumlarda kapitalistleşme yaşanamadı. Zaten Asya Tipi Üretim Tarzı modelleri de bu tartışmadan doğdu. Marks ve Engels, İngiltere’nin Hindistan’ı sömürgeleştirmesini ve Fransa’nın Cezayir’i işgalini; tarihsel sürecin dışında veya gerisinde kalmış toplumların bu sürece katılması, ilerlemeye engel teşkil eden geleneksel yapıların çözülmesi anlamında olumlu görür. Türkiye’de solun en önemli sorusu; “Türkiye neden kapitalistleşemedi?” oldu. Tarihsel süreci işletmek için dinin yok olması gerektiği düşünüldü. Ayrıca sınıf bilincini de dinin geciktirdiğini varsaydıkları için husumet duyguları güçlendi. Sonuçta; merkezinde “lâdinî bir dünya” kurma ideali olan, kapitalizm kadar dine ve geleneğe de karşı olan pozitivist bir solculuk dini ortaya çıktı. Bu, bir müminin dinine inandığı güçle materyalist bir imana sahip olmayı gerektiriyordu. İslam’ın insanların günlük, haftalık, yıllık hayat ritimleri için getirdiği düzenlemeler var. Beş vakit namaz, Cuma namazı, Ramazan ve bayramlar gibi. Sol bu ritme uyum sağlamayı değil bunu dağıtmayı ve yerine kendi ritimlerini koymayı hedefliyor. Bu yüzden de toplumsallaşma imkanı bulamıyor. Yine bir başka hatası da Batı düşüncesinin zaman ve mekana ilişkin ben merkezli algısının bütün zaaflarını bünyesinde barındırıyor olması. Buna göre tarihin tek seyri Batıda yaşanan tecrübedir. Her toplum buna uydurulmaya çalışılır. Bundan bahsettik. Yine sol için din Hıristiyanlık veya bir ölçüde Yahudiliktir. Üstelik reel, tarihsel halleriyle. Tezleri bu modele göre şekillenir. Bildiğim kadarıyla sadece iki isim; Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir bu şablonun dışına çıkmayı başarabilmiştir. İslam’ın olduğu bir yerde pozitivist, Batılı bir solun sosyal adalet vurgusu insanlara büyük bir şey ifade etmiyor. İnsanların doğuştan eşit oldukları, farklılıkların sonradan kazanıldığı, dolayısıyla sınıflı toplumun dışlandığı, paylaşmanın ve dayanışmanın erdem kabul edildiği, hatta varlıklıların malında yoksulların hak sahibi olduğu fikirleri İslam toplumu için hava ve su kadar tabii. Bunun için sol bir kazanım değil aksine zaten elinde olanların bir kısmını kaybetme olarak algılanıyor.
Arkadaşlar, isterseniz çok kısa olarak gündeme de değinelim. Çok kısa diyorum çünkü uymamız gereken sınırlar var biliyorsunuz.
Hangi konulara değineceğiz? Yurt içinde ve dünyada birçok önemli gelişme oldu. Papa’dan Paşa’ya kadar o kadar çok şey var ki.
Ben kapaktaki konuyla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. AK Parti’yi iktidara getiren; Türkiye’nin 1999 sonrasındaki “yeniden yapılandırılma” projesinin mağdurlarıydı. Küresel sistemin tasfiye etmek istediği niteliği düşük ama niceliği yüksek kesimler umutlarını AK Parti’ye bağlamıştı. Ama umutlarının kolayca gerçekleşmeyeceğini, AK Parti’nin de onları eski günlere ve eski işlere kavuşturamayacağını, devlet rantıyla geçinme düzeninin geri gelmeyeceğini, hatta, verimsizlikleri nedeniyle yaşadıkları tükeniş sürecinin hızlanmakta olduğunu -fark etmek diyemeyiz ama- hissetmeye başladılar. Bu sırada Hükümetin hayal kırıklığına uğrattığı bir diğer aktör, ABD, Türkiye’yi sıkıştırmaya başladı. Geçmişte işbirliği yaptığı ama verimsizlikleri dolayısıyla terk ettiği eski dostlara göz kırpmaya başladı. 17 Aralık’a kadar ilişkilerin yükselen bir grafik izlediği AB konusunda pürüzler baş gösterdi. Anayasa referandumu bahanesini kullanan, Ermeni soykırımı iddialarını istismar eden ve Türk tarafının iyi niyetli girişimlerine rağmen Kıbrıs’ta adeta çözümsüzlüğü destekleyen AB ile ilişkilerde iyimserlik yerini sorunlara bıraktı. Bayrak ve bildiri provokasyonu ile galeyana getirilen memnuniyetsiz ve umutsuz kitleler, Hükümetin şimdiye kadar izlediği denge siyasetinin zayıf karnını ortaya çıkardı. Komplo teorilerine itibar eden biri, Genelkurmay Başkanı’nın ve Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın konuşmalarının, Hükümetin yanlış bir adım atmasını sağlama amaçlı bir kurgunun parçası olduğunu rahatlıkla iddia edebilir. AK Parti, siyasetin boşluk kaldırmadığını idrak ettiğini bir an önce ve somut pratiğiyle göstermeli.
Ama sen böyle bir şey söylemiyorsun, anladık. Peki toplumda hâlâ yüksek desteği olduğu kamuoyu araştırmalarıyla ortaya çıkan Hükümet geçen iki buçuk yılda gerçekten yıprandı mı?
Hükümetin yıpranıp yıpranmadığına karar vermek için çok erken ama topluYORUM için çok geç. Burada sözü bağlıyor ve ve sizi ANLAYIŞ’ın bu konuları değerlendiren sayfalarını okumaya davet ediyorum.

 


Paylaş Tavsiye Et