Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (June 2006) > Asılıyorum > Tuzun ruhu ve Protestan ahlakı
Asılıyorum
Tuzun ruhu ve Protestan ahlakı
Ali Cengiz Tuğrul
İmam hatipler, türban, içki.
Bir de sağa, sola, olmadık yerlere cami dikme arzusu.
Bu konular hakkında kaç yazı yazdım bilmiyorum.
Dilimde tüy bitti ama bu önemsiz teferruat hakkındaki anlamsız ısrar bitmedi.
Gençler tefe ile tüfeyi biliyoruz, teferruat da iktisatla ilgili bir kavramdır herhalde diye heyecanlanabilirler.
Teferruatın tefe, tüfe ile ilgisi yok.
Ayrıntı diye karşılayabiliriz.
Şeytanın orada gizli olduğuna dair bir atasözümüz bile var.
Bu yüzden bu teferruatın iktisattan bile daha heyecan verici olduğunu söyleyebilirim.
Çünkü birileri bu teferruata fena halde takmış durumda.
Sanki memlekette başka konu yok.
Bu konulara takılıp kalmayın diye defalarca ikaz ettim.
Geçin kardeşim bunları, diyorum olmuyor.
Üstünde durmayın, atlayın geçin, diyorum olmuyor.
Olmuyor, olmuyor.
Ne olmuyormuş diyebilirsiniz.
İmam hatipler meselesi çözülmeden orta yerde durmuyor mu diyebilirsiniz.
Koskoca reşit kızlar üniversitede başörtüleri ile okuyabiliyorlar mı diyebilirsiniz.
Koskoca hükümet istediği mahalleye bir cami bile dikemiyor diyebilirsiniz.
Daha ne olmuyormuş diye üsteleyebilirsiniz.
İşte söylüyorum;
Bunca yazı yazdım hala belediye tesislerinde ağız tadıyla içemiyorum.
Canımın çektiği yerde istediğim kadar içemeyeceğim bir yönetim şekline mahkum muyum?
Mahkumsam o yönetim şekline demokrasi denir mi?
Ben Ali Cengiz Tuğrul olarak zaten belediye tesislerinde içki içmeye tenezzül edecek bir adam değilim.
Ama sade vatandaş ne olacak?
Onun haklarını kim koruyacak?
Hislerine kim tercüman olacak?
Mümtaz bir gazeteci Başbakan’a ‘sen belediye tesislerinde içkiyi serbest bırak, ben de içkinin zararları hakkında kampanya yapmaya söz veriyorum’ diyor.
Beri taraftan ne bir ses, ne bir nefes.
Hani demokrasi bir uzlaşma kültürü idi?
Al sana makul bir teklif.
Gereğini yapsana.
Yok, onun yerine gereksiz bir inatlaşma.
Madem bu konular önemsiz, sen niye taktın bu mevzulara diyemezsiniz.
Atla, geç diyemezsiniz.
 
AÇIN MEMLEKETİN ÖNÜNÜ
Türbanın açılması memleketin önünün açılması demektir.
Bazıları yavaş yavaş anlasa da bir türlü anlatamıyoruz bazılarına.
Haydi memleketi düşünmüyorsunuz, kendinizi de mi düşünmüyorsunuz?
Açın türbanı, açılsın önünüz.
Demokrasilerde çare tükenmez demişti bir büyüğümüz.
Hani dini duyarlılıklarınız?
Hani büyüklerin sözünü tutmak?
Hani hürmet, saygı?
Bir formül daha var tabi.
Tamam kabul, türbanınızı siz açmayın.
Saygı duyarım bu açmama duyarlılığınıza.
Ama türban konusunu ilanihaye açmama konusunda da aynı duyarlılığı göstermenizi rica ederim.
Benzer duyarlılığa sahip olmadığım itirazlarını ise peşinen reddediyorum.
Ben Sabit’in sözlüsünün türbanına bir kez olsun karıştım mı?
Hayır!
Güllü karakteri çok baskın bir karakter, niye türban takıyor dedim mi?
Hayır!
Biri gariban bir korumanın müstakbel eşi.
Diğeri nihayetinde bir temizlikçi.
Her ikisi de Press Bey’in hizmetlileri.
Eğer bir takıntım olsaydı açardım telefonu arkadaşa ‘çıkart türbanları o karakterlerden’ derdim.
Dedim mi?
Yine hayır!
Hatta o karakterlere yakışıyor da türban.
Ama arka sayfa güzellerini türbanla düşünsenize bir.
İnsan dehşete düşüyor.
Bizi bu dehşete düşürmeye kimsenin hakkı yok.
  
KÜRESELLEŞTİRİYORUM
Her türlü izmden istifamı verdiğimi çeşitli bahanelerle belirtmiştim.
Bu yaşımda bir izmden medet umacağımı rüyamda görsem inanmazdım.
Ama hayat bu!
İnsana bitti dediği yerde hop dur bakalım ne bittisi her şey yeni başlıyor diyor.
Her izm kötü olabilir.
Ama birini bu aralar ayırıyorum.
Calvinizmin bana epey sempatik göründüğünü itiraf ediyorum.
Yarama merhem olacağını düşünüyorum.
Globalleşen dünyada her şey tostoparlak olup yuvarlaklaşmıyor mu?
Bazı kavramları, değerleri, ben de biraz toparlaklaştırsam ne olur?
Hiçbir şey olmaz.
Küreselleştirmiş olurum.
Bunu şimdiye kadar yazdıklarımdan biliyorum.
Beni takip edenler de biliyorlar.
Ağır felsefî bir tartışmaya girecek değilim.
Buna tarzım ve müktesebatım zaten elvermiyor.
Elvermiyor diye susup oturacak da değilim.
Diyeceklerim şunlar;
İslam’ın geçmişten bu güne protest bir duruşu olmadığını kimse iddia edemez.
‘Sufi anın oğludur’ deyişini de bu topraklarda ikamet edenler muhakkak duymuşlardır.
Ne anlama geldiğini bilmeleri gerekmez.
Bilseler beni konuşturmazlar.
‘Protest’ ile ‘an’ı birleştirin ne çıkar?
Protestan çıkar.
Demek ki bu yaklaşım kavramsal olarak bize yabancı değildir.
Başı açık namaz kılan hanımlar yeni protest tarzın öncüleridirler.
Bu tarzı da bu an gösteriyorlar.
An bu andır.
’Ey ruh geldiysen masaya vur’ dememize ramak kalmıştır.
Herhalde gelen tuz ruhu olmayacaktır.
 
KÜÇÜK KALVİNİZM
Ağır bir tartışmaya girmeyeceğimi belirtmiştim.
Calvinizmi istemiyoruz diyenler Calvin Clein’ı da istemiyoruz diyebilecekler mi bakalım. Marka olarak Calvin Clein’i de duymadık demeyin bari.
Üstelik bu Calvincilik’te mütevazılık boyutunun da olduğunu istemezükçüler takımına hatırlatmak istiyorum.
Almanca yazımda klein küçük anlamına gelir.
Kalvin Küçük ya da Küçük Kalvin demek sizi aldatmasın.
Erkekler için ürettikleri g-stringlerin ülkemizde de çok satıldığını biliyor musunuz?
Dünyadan haberiniz yok, nereden bileceksiniz?
G-string de iç çamaşırının çok çok küçüğü oluyor.
Oldukça mütevazı yani.
Ama işin sırrı zaten orada.
Çok küçük yapıyorsun ama çok fazla satıyorsun.
Şeyhin torunu bir filmde reklamını da yaptı bu çamaşırların.
Siz dönmüyor deseniz de dönüyor kısacası dünya.
Bekaretten gözü dönmüş adamların benim bu dediklerimden hiçbir şey anlamayacağından eminim.
Benim bekarete önem vermediğimi de bilen bilir.
Yoksa bütün bu teorik çerçeveyi nasıl kurabilirdim?
 
AFFETMEM
Protestanlığı izah ettim.
Ona uyduruk bir ruh uydurdum.
Ticaret deseniz açıkladım.
Ona mütevazı da olsa ahlakî bir boyut da ekledim.
Başı açık namaza cevaz verdim.
Zorla başları kapattırılanlara karşı iradî bir açma tutumunu destekledim.
Secdesiz namaz olur mu olmaz mı, bir o mesele kaldı halletmediğim.
Namazı secdesiz kılacak bir babayiğit arıyorum.
Anayiğit çıkarsa, onu da hemen sütunlarıma taşıyacağıma söz veriyorum.
Taşımak ne kelime, namazı öyle de kabul edeceğim.
Nasıl kabul edeceksin, diyenlere Ocak 2006’daki yazımı bulup okumalarını tavsiye ederim.
Bunca çabamıza karşı hâlâ bizi art niyetli olmakla suçlayanlar olacaksa onlara ancak acıyabilirim.
Ama affetmem.
Günümüzü okuyamayanlarla, gelecek için tavır alamayanlar içimi karartmıyor.
Bir iki aklıselim sahibi geleceğe ilişkin umutlarımı besliyor.
O insanların beslenmesi gerektiğini düşünüyorum.
 
SON SÖZ
Besle kargayı, bir gün o da besler seni.
 

Paylaş Tavsiye Et