Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (February 2005) > Asılıyorum > Sınırsız sorumsuzluk
Asılıyorum
Sınırsız sorumsuzluk
Ali Cengiz Tuğrul
“Bilim adamları, sadakatsizliğin genlerle bağlantısını buldular.
Londra’da yapılan araştırmaya göre aldatan kadınların yüzde 40’ının motivasyonu genetik.
Kadınların aldatma nedenlerinin yüzde 40’ı genlere bağlanırken, kültür, ilişkinin kötü gidişi ve eline geçen fırsatı değerlendirme de diğer önemli faktörler olarak gösterildi.
Londra’nın St. Thomas Hastanesi’nde gerçekleştirilen araştırma ekibinin başkanı Prof. Dr. Tim Spector, erkek sadakatsizliğinin de büyük oranda genetik faktörlere bağlı olduğuna inanıyor.”
Buyrun size 26.11.2004 tarihli bir haber.
Haberin başlığı ise şöyle;
“Sadakatsizlik genetik çıktı.”
Daha ne diyeyim.
Kasım sayımızda fizikten sonra biyoloji ilminin de insan türünün sorumsuz olduğunu her gün tekrar tekrar isbat etmekte bulunduğunu sizlere aktarmıştım.
Dikkatinizi çekerim;
sorumsuz olan sadece cumhurun başı değil.
Tek tek her baş da sorumsuz.
Tekir türü gibi, karabaş türü gibi bizim türümüz de sorumsuz.
Hepimiz sorumsuzuz.
Ben sınırlı sorumsuz olduğumuzu sanırdım.
Oysa ki sınırsız sorumsuz olduğumuz ispatlandı, ispatlanacak.
 
NE DİYEBİLİRİZ!
Fen böyle söylüyorsa ne diyebiliriz.
Bakınız Prof. Dr. Tim Spector erkeklerin sadakatsizliğinin de genetik faktörlere bağlı olduğuna inanıyormuş.
“Bir bilim adamı olarak ispat edilmemiş bir olguya nasıl inanabilir?” diye sorabilirsiniz.
“Bilim insanları sadece bilirler, inanmak apayrı bir durum değil midir?” diyebilirsiniz.
Acele etmeden önce üç hususa dikkatinizi çekmek isterim;
Tabii ki en başta adından da anlayacağınız gibi Prof. Tim bir adam, yani bir erkek.
Sadece bu durum Sn Prof.’un niçin böyle bir inancı olduğunu anlamamıza yeter de artar.
Muhakkak ki yeteri kadar psikolojik, sosyolojik, trajik sebepleri de vardır bu inancının.
İkinci husus hastanenin ismi:
St. Thomas Hastanesi.
Saint Thomas Hazretleri bir aziz anlıyacağınız.
Bizim kültürel kodlarımızda azizlerin ‘hu erenler’ anlayışına tekabül ettiğini söyleyebiliriz.
Basın camiasının sözlüğündeki neredeyse tek kelime olan ‘sorumsuzluk’ bu türden bir tavrın lügatinde yok bir kere.
Kainatın bütün sorumluluğunu sadece kendi omuzlarında taşıdıklarına inananlara atfediliyor bu sıfatlar.
Bu kadar ağır bir yükü taşıdıklarına sadece inanılmakla kalmayıp, ömürleri boyunca da o inançlarına uygun bir yaşam tarzı sürdürdüklerine inanılıyor böyle insanların.
Aziz Thomas’ın, gerçekten inanıldığı gibi bir azizse, sadakatsizlik geninin kendi adını taşıyan hastanede bulunmuş olmasından dolayı kemikleri sızlamıştır.
Belki Prof. Tim böyle bir hastanenin personeli olduğu için inanç sahibi birisidir.
Kim bilir?
Üçüncü husus ise benim geçen sayıda zikrettiğim, her şeyin zıddı ile kaim olduğu düsturuna inanıyordur Sn. Tim.
“İnanç geni varsa, mutlaka sağında solunda da inaçsızlık geni vardır” diye belirtmiştim geçen sayıda.
Kadınlarda sadakatsizlik geni bulunacak.
Bu genden erkeklerde olmayacak.
Tümdengelim yöntemine de, tümevarım yöntemine de aykırı bir durum olur bu.
Kısacası fenne de, bilime de aykırı olur.
Onun için bence hastane yönetimi hiç araştırma fonu ayırmasın erkeklerdeki sadakatsizlik genini bulmak için.
O fonu illa kullanacaklarsa, kültür genini, ilişkinin kötü gidişi genini ve ele geçen fırsatı değerlendirmeme genini bulmakta harcasınlar.
 
A.C.T. UTANMAZLIK GENİ
Buldukları gene de “A.C.T. utanmazlık geni” adını koysunlar.
Böylece aldatma nedenlerinin yüzde 40’ı değil, yüzde 100’ü genlere bağlanmış olur.
Bu hizmetimle de basın dünyasından sonra dünya bilim tarihine de adımı altın harflerle yazdırmış olurum.
Bay ve bayan çapkınların adımı platin harflerle, çalıştığım yayın kuruluşunun tepesine astırmalarından ziyade banka hesap numarama genlerinin her faaliyetinden sonra gönüllerinden kopan tutarı yatırmalarını tercih ederim.
Unutmayın, ne verirsen elinle o da gider seninle.
Üç ay içinde Bill Gates’den daha zengin olmazsam namerdim.
 
BERABERCE HÖNKÜRDÜK
Geçenlerde bir partinin genel başkan yardımcısı ile konuşuyoruz.
“Hoca” dedi “Biz siyasî partiler olarak Ertuğrul Özkök’ün ağzına bakıyoruz. Toplumun seyir defterini oradan takip ediyoruz. Bizim yeni bir şey düşündüğümüz, yeni birşey getirdiğimiz yok.”
Geçen Perşembe akşamı da sevgili Osman Müftüoğlu ile konuşuyoruz. “Hoca” dedi, “Son yıllarda Türk insanı beslenme ile uzun yaşam, reklam ile satış arasındaki bağlantıyı keşfetti.”
“Doğru” dedim; ilkinin ürünü sen, ikincinin ürünü benim. Sanki sözleşmişiz gibi ağızlarımızdan aynı sözcükler çıktı:
“Peki bizi kim keşfetti?” Birbirimizin yüzüne bakarak hönkürdük: “Ertuğrul Özkööökkk”.
Hürriyet, Türkiye’deki toplumsal değişimin en büyük tetikleyicisi.
Hürriyet’in sarsılmaz gücü burada.
Peki, bu gücü nereden alıyor? Hadi onu da siz bulun bakalım...”
Bu satırlar da 28.11.2004 tarihli Hürriyet’in Atıf Hoca’nın Not Defteri köşesinden.
Yazının başlığı “Bizi kim keşfetti?”
Biliyorsunuz Atıf Hoca reklamları değerlendiriyor köşesinde.
Beğendim diyor, beğenmedim diyor.
Bazen bir yıldız, bazen beş yıldız veriyor.
Anlaşılan hep reklamları değerlendirmekten sıkılmış.
Madem bu işten anlıyorum, ben de reklam yapayım demiş.
Sahası reklam sahası olduğu için üstüne vazife almış.
Bu gayreti neticesinde de yukarıdaki reklam metni ortaya çıkmış.
Kendi reklamını kendisi değerlendiremeyeceğine göre iş Ali Cengiz Tuğrul’a kalıyor.
Ben de üstüme düşen vazifeyi yerine getiriyorum.
Bir partinin densiz genel başkan yardımcısı çoğul konuşarak, “biz siyasi partiler olarak Ertuğrul Özkök’ün ağzına bakıyoruz” demiş.
Kendi mensup olduğu partinin dışındaki partiler adına da fikir yürüten genel başkan yardımcısına siz olsanız ne derdiniz?
 
TOPLUMUN SEYİR DEFTERİ
Bilen bilir, Uzay Yolu dizisi Atılgan adlı uzay gemisinin seyir defteri ile başlardı.
Dünyadan, milletten, vatandaştan, sokaktan çok uzaktaydı Atılgan uzay gemisi.
Onun için hayali gemiyi vatandaş afaki bir ilgi ile izlerdi.
Sn. Genel Başkan Yardımcısı, toplumun seyir defterini izlemeleri gerekli olan mahallerden değil de Özkök’ün yazdıklarından izliyormuş.
Kendilerinin yeni bir şey düşündükleri, yeni bir şey getirdikleri yokmuş.
Ertuğrul Beyi izledikleri için mi yeni bir şey düşünmüyorlar, yoksa o kendilerinin yerine düşündüğü için mi düşünmüyorlar; cümleden o da pek belli olmuyor.
Aynı tarihli gazetede köşesinde Sn. Özkök “David King’in, İngiliz ‘Showbiz’inin en önemli simalarından biri olduğundan, Londra’nın ‘Westend’ denilen müzikaller mahallesinin ondan sorulduğundan, okul arkadaşı Ali’nin sol bir militan olarak sesini hiç duyuramadığı Londra’da David King’in prodüktörlüğünde yerli bir müzikalle nasıl ses getirdiğinden” dem vuruyor; “Biz ne yazık ki, az sayıda karanlık ruhlu, menfi karakterli insanın hegemonyasında yaşayan bir milletiz” diye ekliyordu.
İnşallah Sn. Genel Başkan Yardımcısı bu satırlardan toplumun seyir defterini izlerken, sol militan olmamanın gerekliliği ile partisinin müzikallerle ses getirmesi gerektiğini çıkarmaz.
Metnin giriş kısmı bu yüzden “siyasî kurumlara vizyon çizen güçlü adam” konseptini desteklemekten çok uzak kalıyor.
Hatta tam tersi bir amaca hizmet ettiği bile söylenebilir.
Gelişme kısmındaki iki değerli bilim insanının, akademisyenin, üstadın, hocanın, ademoğlunun kendilerinin bir ürün olduklarını keşfetmeleri ilginç.
Kendilerini keşfeden kaşifi keşfetmeleri ise hönkürtücü.
En hafif tabiri ile ürkütücü.
 
DEĞİŞİMİN TETİKLEYİCİSİ
Sonuç bölümünde reklamı yapılan metanın “değişimin en büyük tetikleyicisi” ifadesi de ürkütücü.
Atıf Hoca gibi bir hoca, tetikleme tabirinin önce tetiği, sonra tetikçiyi akla getireceğini nasıl akıl edemez.
Reklamı yapılan ürün bir medya ürünü olmasa, bir diyeceğimiz belki olmaz.
Ama modern, postmodern her darbenin tetikçiliğini gönüllü üstlenen yazılı, basılı, görsel bir takım medya olduğunu düşünmemek elde mi?
Sarsılmaz güce gelince;
arka sayfa güzeli kullanmayan gazetelere çok sayıda karanlık ruhlu, menfi karakterli insanın teveccüh göstermesini nasıl izah edeceğiz?
Peki, bu gücü nereden alıyorlar?
Hadi onu da bulmaları gerekenler bulsunlar bakalım...
İş bu reklam metnine yıldız vermeye kaldı.
Yıldız veremeyeceğim.
Hönkürmekle yetineceğim.
 
CONDİ’Yİ KUTLUYORUM
ABD Eski Dışişleri Bakanı’nın ismi neydi?
Colin Powell.
Bölün bakalım; Col – in.
Baş kısmının çok ‘cool’ bir havası var.
Pozitif manada değil tabii, soğuk adam manasında yani.
Son kısmı da in diye bitiyor.
Aylin gibi, Selin gibi, Tülin gibi çok feminen bir çağrışımı var.
Colin Power olsaydı olurdu; ama değil.
Bütün dünyaya posta koymaya karar vermişsin madem, böyle gevşek isimli bir adamla başarılı olman mümkün mü?
Değil.
Onun için yeni imparatoriçenin seçimini çok isabetli bulduğumu belirtmeliyim.
Bölün bakalım Condoleezza Rice’ı.
Sıkıyorsa sen böl diyebilirsiniz.
Tamam bölüyorum.
Con – do – leezza.
 
EN YENİ CON
Bu dünyaya özgürlük getirme sevdasını başımıza saranlar kimler?
Neoconlar değil mi?
İddia ediyorum ki bin tane neocon bir tane Condoleezza etmez.
Sn. yeni Dışişleri Bakanı’nın ismini acizane bölmeye cüretim, işte kendilerine bu iltifatı yapacak olmam yüzündendir.
En yeni neocon Condoleezza’dır.
Gerçekte Condoleezza bütün konservativler gibi çok eskilerden beri konserve edilmiş, yani muhafaza edilmiş halde ise de yeni seçildiğinden dolayı kendileri en yeni neocon sıfat tamlamasını haketmektedirler.
Condolenin karşısında sözlükte ne yazdığından haberiniz var mı?
Başsağlığı dilemek, acısını paylaşmakmış desem, yok daha neler der misiniz?
Yabancı dilden hoşlanmıyor olabilirsiniz.
Leezza siz de, eziyet et, lezzet al hissiyatı uyandırmıyor mu?
Rice’ın ne manaya geldiğini biliyor musunuz?
Rendelemek manasına geliyormuş desem, şaşırır mısınız?
İşte bütün bu semiyolojik köken yüzünden tek v’li değil çift v’li Bush’un her sabah Condoleezza’yı gördüğünde, ‘Ne o Con!’ demesi ‘Naber Colin!’ demesinden daha tutarlı değil mi?
Yeni Dışişleri Bakanı’nı kutluyorum.
Görevine gelir gelmez gerçekleştirilen camideki infazı unutmuyorum.
 
SON SÖZ
Diyecek söz bulamıyorum.

Paylaş Tavsiye Et